ssexhikayen ⌕

Okur İtirafları

Alaçatı’da Kendi Kuralımı Bozduğum Rüzgârlı Gece

Misafirle asla diyen Ece, bir yıl boyunca onu arayan fotoğrafçı Asya karşısında elektriklerin kesildiği gece kendi kuralını bozar.

Sex Hikayen · 6 dk okuma · 31 Ağustos 2026

Bunu ilk kez yazıyorum, çünkü bir yıl boyunca birinin beni yalnızca bir fotoğraftan aradığını, her şey olup bittikten sonra öğrendim. Üç sezondur tek bir kuralım vardı ve onu rüzgârlı bir gecede, bir mumun ışığında, kendi ellerimle bozdum.

Yirmi yedi yaşındayım ve üç sezondur Alaçatı’da, taş evlerin arasındaki dokuz odalı Rüzgâr Gülü Otel’in resepsiyonunda çalışıyorum. Oteli işleten Selin Hanım benden yalnızca iki yaş büyük; yirmi dokuzunda bu evi babaannesinden devralmış, risk sevdiğini her fırsatta söyleyen biri. İşe başladığım ilk gün bana yalnızca bir şey sordu: “Kuralların var mı?” Vardı. Kendime tek bir kural koymuştum: Misafirle asla. Bu lezbiyen itiraf hikayesi o kuralı bozduğum geceyi anlatıyor. Pişman değilim; yalnızca bunu birine, kimliğimi saklayarak da olsa, söylemem gerekiyordu.

Asya otuz yaşındaydı, İstanbul’dan gelmişti ve rezervasyon formuna meslek olarak “ışık avcısı” yazmıştı. Ağustosun ortasında, rüzgârın en deli estiği haftada geldi; boynunda eski bir film makinesi, omzunda yıpranmış bir sırt çantası, bileğinde güneşten açılmış bir saat izi. Yedi numarayı istedi, çünkü o odanın penceresi sabah ışığını ilk alan pencereymiş.

“Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordum.

Omuz silkti. “Geçen yıl bir fotoğrafta gördüm.”

Anahtarı uzattım. Parmakları parmaklarıma değmedi; ama değmemesi için özen gösterdiğini fark ettim ve o özen, bir dokunuştan daha uzun süre aklımda kaldı.

Işığın sana değdiği yeri çekebilir miyim?

Her sabah altıda aşağı iniyordu. Ben de o saatte, gece vardiyasının son yarım saatinde, kahvaltı salonunu hazırlıyor olurdum: taze kesilmiş domatesler, Nurten Abla’nın fırından yeni çıkmış sakızlı çörekleri, avluya yayılan demlik buharı. İlk gün bana bir kahve ısmarladı, ikinci gün benim kahvemi kendi hazırladı; sütü tam istediğim kadar, sanki önceden sormuş gibi.

Üçüncü gün avluda, dut ağacının altında dururken makinesini kaldırdı.

“Fotoğrafını çekebilir miyim? Yüzünü değil. Işığın sana değdiği yeri.”

“Neresi orası?”

“Şu an? Boynun. Sol omzunun hemen üstü.”

“Çekebilirsin,” dedim. Deklanşörün sesi, kalbimin bir kez fazla atması gibiydi.

Makineyi indirdi ve yaka kartıma baktı. “Ece,” diye okudu yavaşça, sanki adımın tadına bakar gibi. “Işık sana yakışıyor Ece.”

Kimse adımı o güne kadar öyle söylememişti. Kahvaltı salonuna döndüğümde ellerim titriyordu; iki kez aynı masaya çatal bıçak koyduğumu, Nurten Abla’nın kaşlarını kaldırarak baktığını hatırlıyorum. Selin Hanım da o sabah resepsiyonun önünden geçerken durdu, yüzüme baktı, sonra gülümsedi.

“Yedi numara mı?” dedi, sesini alçaltarak.

“Hiçbir şey yok.”

“Tabii yok.” Göz kırptı. “Kurallarına saygı duyarım Ece. Ama o kuralı koyan da sensin, unutma.”

O hafta birbirimizin etrafında dolandık. Akşamları vardiyam başladığında Asya resepsiyonun karşısındaki kadife kaplı eski koltuğa oturup kitap okuyormuş gibi yapıyordu. Ben de misafir defterini düzenliyormuş gibi. Konuştuğumuzda hep ışıktan bahsediyorduk; Çeşme’nin öğle ışığı ne kadar sert, Ilıca’nın akşamüstü ne kadar altın, bir kadının boynundaki ter damlası güneşte nasıl parlar. Her cümlesinden sonra bir an susuyor, bana bakıyordu; sanki bir şey söyleyecek de vazgeçiyormuş gibi.

“Neden hep ışıktan konuşuyoruz?” diye sordum bir gece, defteri kapatarak.

“Çünkü başka bir şeyden konuşursam kuralını zorlamış olurum,” dedi. “Kuralını biliyorum Ece. Selin Hanım ilk gün söyledi.”

Yüzüm yandı. “Ne söyledi?”

“‘Resepsiyondaki kızı yormayın, onun bir kuralı var,’ dedi.” Asya gülümsedi. “Ben de yormuyorum. Görüyorsun.”

Gitmeden önceki gece o şeyi söyledi. Ama önce bütün Alaçatı karanlığa gömüldü.

Kural mı daha güçlüydü, rüzgâr mı?

Elektrikler saat on bire doğru kesildi. Rüzgâr dut ağacını savuruyor, avludaki fenerler tek tek sönüyor, bir yerde bir saksı yere düşüp kırılıyordu. Selin Hanım jeneratörün başına koştu; bana bir sepet mum verdi. “Odaları dolaş,” dedi. “Herkese iki tane.”

“Yedi numaraya da mı?” diye sordum, sesimi düz tutmaya çalışarak.

Selin Hanım jeneratörün ipini çekerken bana döndü. El fenerinin ışığında yüzü gülüyordu. “Yedi numaraya özellikle,” dedi. “Yarın gidiyor, biliyorsun.”

“Biliyorum.”

“Kuralın misafirler için mi var Ece, yoksa bir misafirden korktuğun için mi?”

Cevap vermedim. Jeneratör öksürdü, çalışmadı; Selin Hanım söylendi, sonra güldü. “Git hadi,” dedi. “Rüzgâr dinmeden.”

Bir, iki, üç numara. Beş numaradaki yaşlı çift beni bir kadeh şaraba davet etti, kibarca reddettim. Yedi numaranın kapısını çaldığımda elimdeki mumun alevi rüzgârla eğilip doğruluyordu.

Asya kapıyı açtı ve mumu almak yerine elimi tuttu.

“Sana bir şey söylemem lazım,” dedi. “Geçen yıl bu otelin fotoğrafını çeken bendim. Penceredeki sabah ışığını değil; o ışıkta, resepsiyonda uyuklayan birini çekmiştim. Bu yıl o kızı bulmak için geldim.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Geçen yaz, bir sabah, birinin deklanşör sesiyle uyandığımı hayal meyal hatırlıyordum; kapıdan çıkan bir sırt çantası, bir sandalet sesi. Bir yıl boyunca beni aramış, bir yıl boyunca o fotoğrafa bakmıştı.

“Benim bir kuralım var,” dedim. Sesim fısıltıya dönmüştü. “Misafirle asla.”

Asya elimi bıraktı ve bir adım geri çekildi. Mumun ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu; gözlerinde ne kırgınlık vardı ne ısrar.

“O zaman kurala saygı duyarım,” dedi. “Sabah gidiyorum. Yarın öğleden sonra artık misafirin değilim. İstersen o zaman konuşuruz.”

İşte o an, onun bir adım geri çekildiği o an, kuralımın bir anlamı kalmadı.

Yedi numaranın kapısı neden aralık kaldı?

Mumu kapının yanındaki rafa bıraktım ve eşikten içeri adım attım. “Ben şimdi istiyorum,” dedim. “Kendi kuralımı kendim bozuyorum.”

“Emin misin?” diye sordu. “Yarın da buradayım. Acele yok.”

“Hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım,” dedim ve onu öptüm.

Öpücüğü tuz ve lavanta kokuyordu; rüzgârın içeri taşıdığı kokuydu bu. Asya’nın parmakları ensemden omuzlarıma, oradan belime indi; her durakta durup gözlerime baktı ve her seferinde ben onu biraz daha yakına çektim. “Burası mı?” diye fısıldadı bir ara, avucu sırtımın çukurunda. “Orası,” dedim. “Her yer.”

Kapıyı kapatmayı unutmuşuz. Rüzgâr onu bir aralık bırakıyor, bir çarpıyordu; ikimiz de kalkmadık. Mumun alevi pencere camında titredi. Dışarıda Alaçatı’nın taş sokaklarında rüzgâr uğulduyor, kepenkler çarpıyor, uzakta bir köpek havlıyordu; içeride ise yalnızca nefesimiz ve keten çarşafların hışırtısı vardı. Tenimin her yerinde ışığın değdiği yeri değil, onun dokunduğu yeri hissediyordum.

Gece yarısından sonra mum kendi kendine söndü.

Sabaha karşı rüzgâr dindiğinde başımı onun omzunda buldum ve penceredeki ilk ışığı birlikte izledik. Işık önce tül perdeyi pembeye boyadı, sonra yatağın ayak ucuna, sonra çıplak omuzlarıma düştü. Asya makinesine uzandı, sonra durdu.

“İzin verir misin?”

Sırtım pencereye dönük, yüzüm yastıkta. “Veriyorum,” dedim. “Yüzüm olmadan.”

“Yüzün olmadan.”

Öğleden sonra gitti. Telefon numarasını misafir defterinin son sayfasına yazmıştı, kendi el yazısıyla, yanına küçük bir güneş çizerek. Selin Hanım defteri kapatırken o sayfaya baktı, sonra bana. Hiçbir şey demedi; yalnızca o hafta vardiyalarımı sabaha kaydırdı.

Duvardaki fotoğrafta kim vardı?

Kasımda Karaköy’de bir galeride Asya’nın sergisi açıldı. Galerinin sahibi, kırklı yaşlarının ortasında, gümüş saçlı, keskin bakışlı Nil Özden’di; kapıda herkesi tek tek karşılıyor, her misafire tek bir cümleyle bütün sergiyi anlatıyordu. Bana da anlattı.

“Ortadaki fotoğrafa bakın,” dedi. “Sanatçı onu satmayı reddetti. Bu akşam üç teklif geldi, üçünü de geri çevirdi.”

Kalabalığın arasında Asya’yı görünce yine kalbim bir kez fazla attı. Duvarın tam ortasında büyük, siyah beyaz bir fotoğraf asılıydı: bir kadının çıplak omuzları, tül perde ve pencereden süzülen sabah ışığı. Yüz yoktu, isim yoktu. Asya beni fark edince gülümsedi ama yanıma gelmedi; yalnızca başıyla fotoğrafı işaret etti. Altındaki küçük kartta şunlar yazıyordu: “Kural, Alaçatı, yedi numara. İzinle çekilmiştir.”

Kartın altında, kurşun kalemle sonradan eklenmiş, ancak çok yaklaşınca okunabilen bir satır daha vardı: Devamı, misafir olmadığım bir yerde.

Arkamda biri hafifçe öksürdü. Döndüğümde Asya’ydı; elinde iki kadeh, gözlerinde o sabahki ışık. “Bu kez kural yok,” dedi. “Sadece bir adres var. İster misin?”

Asya'nın 'misafir olmadığım bir yer' dediği adres, Rüzgâr Gülü Otel'in hiç kiralanmayan çatı katı olabilir mi?

Nil ÖzdenSelin Aksoy

#alaçatı#fotoğrafçı#lezbiyen aşk#otel#yaz aşkı

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Nil Özden başka bir hikayede Odunpazarı’nda Bin İki Yüz Derecelik Sır Evli bir seramik sanatçısı, fırınını tamir eden adamın on iki yıllık sırrını öğrenir. Sıcaklık yükseldikçe karar da olgunlaşır. Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış