Otel Sex Hikayeleri
Alaçatı’da Satılmayan Taş Otelin Sırrı
Melis'in taş oteline tükenmişlik izniyle gelen Ozan, aslında başka bir amaçla oradadır; ama Melis'in de sakladığı bir şey vardır.
Melis, ikinci kattaki mavi pancurlu odaya yerleşen konuğun kim olduğunu daha ilk gün biliyordu; bilmediği şey, ona bu kadar çabuk âşık olacağıydı. Adam yalan söylüyordu, Melis de söylemiyordu; ama ikisi de aynı sırrın iki ucunu tutuyordu.
Otuz dört yaşındaki Melis, anneannesinden kalan beş odalı taş oteli Alaçatı’nın arnavut kaldırımlı bir sokağında tek başına işletiyordu. Sabahları sakızlı reçel kaynatıyor, öğleden sonraları çarşafları begonvillerin altında kurutuyor, geceleri de kendine aynı sözü veriyordu: burası bir otel aşk hikayesi yaşanacak yer değil, yalnızca huzur bulunacak bir yerdi. Ozan Bey ikinci kattaki mavi pancurlu odaya yerleşene kadar.
Otuz sekiz yaşındaki Ozan, iki haftalığına tükenmişlik izniyle geldiğini söylemişti. Gömleğinin yakası hâlâ İstanbul’un ağırlığını taşıyor, telefonunu bir türlü elinden bırakamıyordu. Resepsiyonda cüzdanını çıkarırken yere bir kartvizit düştü; Ozan fark etmedi. Melis eğilip aldı, okudu ve bir şey söylemeden önlüğünün cebine koydu.
O akşam iki sokak ötedeki Rüzgâr Gülü Otel’in sahibi, yirmi dokuz yaşındaki Selin Aksoy’u aradı.
“Geçen ay sana gelen adamların şirketi neydi?”
Selin adı söyledi. Melis cebindeki kartvizite baktı. Aynıydı.
“Neden soruyorsun?” dedi Selin. “Sana da mı geldiler?”
“Galiba,” dedi Melis. “Ama bu sefer kapıdan değil. Odama yerleşerek.”
Selin bir an sustu. Sonra o riskli, parlayan sesiyle güldü. “Kov onu.”
“Hayır,” dedi Melis. “Ona burayı göstereceğim.”
Acele etmeyi unutan bir adam neyi hatırlar?
İlk sabah Ozan, Melis’in reçelini tattığında gözlerini kapatıp öyle bir iç çekti ki Melis kaşığı elinde tutarak ona bakakaldı. Sakızın reçinemsi kokusu, sıcak ekmeğin buharıyla birlikte avluya yayılıyordu.
“Bunu nasıl yapıyorsunuz?” diye sordu Ozan.
Melis omuz silkti: “Acele etmeden.”
Adam güldü; o sabah ilk kez gerçekten güldü. “Ben acele etmeden yaşamayı unuttum,” dedi.
“O zaman hatırlarsınız,” dedi Melis. “İki haftanız var.”
Melis ona acele etmemeyi öğretmeye karar verdi. Bir sabah onu cumartesi pazarına götürdü, enginar ayıklamayı gösterdi; Ozan’ın parmakları enginarın acı suyuyla karardı, kokusu gün boyu ellerinden çıkmadı. Bir öğleden sonra yel değirmenlerinin yanından geçen patikada yürüdüler; Melis anneannesinin bu sokaklarda nasıl çeyiz diktiğini anlattı. Bir akşam da Ilıca plajında, poyraz saçlarını savururken ayaklarını suya soktular. Su buz gibiydi; Ozan bağırdı, Melis güldü.
Ozan ilk günlerde her yarım saatte bir telefonuna bakıyordu. Melis bir sabah telefonu nazikçe elinden alıp reçel kavanozlarının durduğu rafa, en üst köşeye koydu. “Akşama kadar orada kalsın,” dedi.
“Ya önemli bir şey olursa?”
“Olursa reçel haber verir.”
Ozan itiraz etmek için ağzını açtı, sonra kapattı ve o gün saatlerce avludaki hamakta, incir yapraklarının arasından süzülen ışığı izledi. Akşam telefonunu raftan aldığında, yirmi üç cevapsız arama vardı. Ozan ekrana baktı, sonra Melis’e baktı ve telefonu yeniden rafa koydu.
“Kimse aramıyor mu sizi?” diye sordu Melis, şaşkınlığını saklayamadan.
“Arıyorlar,” dedi Ozan. “Ama ilk kez, onların beklemesinin bir sakıncası olmadığını düşünüyorum.”
O gece Melis mutfakta tek başına reçel kavanozlarını etiketlerken anneannesinin sesini duyar gibi oldu. Kadın her yaz, bu mutfakta, aynı tahta kaşıkla kazanı karıştırır ve ona şöyle derdi: “Bir evi satmak kolaydır, kızım. Zor olan, birine o evin kokusunu satmaktır. Koku satılmaz; ancak paylaşılır.” Melis kaşığı bıraktı, avluya, ikinci kattaki mavi pancurlara baktı. Pancurların aralığından sızan ışık hâlâ yanıyordu.
Melis o an ona söylemesi gerekeni söylemedi. Ve bu, onu korkutan ilk sessizlik oldu.
Bir incir ağacının altında kim önce elini uzatır?
Ozan her geçen gün daha az telefona, daha çok Melis’e bakıyordu. Melis de o bakışların ağırlığını tenine konmuş bir güneş gibi hissediyordu; önce ılık, sonra yakıcı. Bir gece avludaki incir ağacının altında adaçayı içerken Ozan parmaklarıyla hafifçe onun bileğine dokundu. “Bunu yapmamı istemezsen hemen çekerim elimi,” dedi.
Melis elini çevirdi ve parmaklarını onunkilere geçirdi.
“Bu bir cevap mı?” diye sordu Ozan.
“Bu bir davet,” dedi Melis.
O gece incir ağacının altında öpüştüler. Adamın dudakları adaçayının buruk sıcaklığını, Melis’inkiler sakız reçelinin tatlılığını taşıyordu. Begonvillerin gölgesinde, avlunun taşları gündüzün sıcağını çıplak ayaklarına geri verirken Melis onun gömleğinin yakasına uzandı ve ilk düğmeyi kendisi açtı.
Mavi pancurlu odanın kapısını Melis kapattı. Ozan onu pencerenin önünde, ay ışığının tülü gümüşe boyadığı yerde durdurdu ve yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Seninle burada olmak istiyorum,” dedi. “Ama yalnızca sen de istiyorsan.”
Melis cevabını sesle değil, adamın elini kendi kalbinin üstüne koyarak verdi; kalbi öyle hızlı atıyordu ki söze gerek kalmamıştı. Yine de söyledi: “İstiyorum. Bütün sırlarına rağmen.”
Ozan bir an dondu. “Hangi sırlar?”
“Herkesin sırları,” dedi Melis, gülümseyerek, ve onu kendine çekti.
Mavi pancurların ardında ne rol, ne yalan?
Anneannesinin el işlemesi çarşafları onları serinlikle karşıladı; keten, lavanta ve güneş kokuyordu. Ozan acele etmedi; Melis’in öğrettiği gibi her şeye zamanını verdi. Her öpücükte, her dokunuşta onun nefesini dinledi, “devam et” fısıltısını bekledi. Pencereden giren poyraz tülü kabarttı, sonra yavaşça indirdi; odadaki her şey de onunla birlikte kabarıp indi.
Sabah ilk ışık değirmenlerin kanatları arasında belirdiğinde Melis onun omzunda uyanık yatıyordu. Ozan uyurken yüzündeki bütün çizgiler yumuşamıştı. Ve Melis, ona söylemesi gereken şeyi düşünüyordu.
Ozan uyandığında onu izlediğini fark etti. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu, sesi uykudan kalın.
“Bu odada anneannemin de bir sırrı olduğunu,” dedi Melis. “Her odanın bir sırrı vardır.”
“Seninki ne?”
Melis onun göğsüne bir öpücük kondurdu. “Henüz değil,” dedi. Ve Ozan, bu iki kelimenin içinde bir şey olduğunu sezdi ama sormadı.
Sonraki iki gün, Alaçatı’nın bütün sokakları onlara aitmiş gibi geçti. Sabahları birlikte reçel kaynattılar; Ozan kazanı karıştırırken Melis arkasından sarılıp çenesini onun omzuna yasladı. Öğleden sonraları kapalı pancurların ardında, sıcak geçene kadar birbirlerinin teninde uyudular. Ama Melis’in içindeki o söylenmemiş cümle her gün biraz daha ağırlaşıyordu.
Bir akşam Selin uğradı, elinde bir şişe şarapla. Avluda Ozan’ı görünce kaşını kaldırdı, Melis’e döndü ve fısıldadı: “Hâlâ burada mı? Raporunu yazdı mı?”
“Bilmiyorum,” dedi Melis. “Sormadım.”
“Neden?”
“Çünkü cevabı ondan duymak istiyorum. Benim sorduğum için değil, kendisi söylemek istediği için.”
Selin ona uzun uzun baktı. “Sen benden daha büyük kumarbazsın,” dedi.
Masaya konan dosya, kimin sırrını açar?
Üç gün sonra Ozan avludaki masaya kalın bir dosya bıraktı. Yüzü bembeyazdı.
“Sana bir şey söylemem gerek,” dedi. “Ben izinde değilim. Büyük bir otel zinciri adına çalışıyorum. Bu sokağı, bu oteli de dahil, satın almak istiyorlar. Değerlendirme raporu benden bekleniyor.”
Melis dosyaya bakmadı bile. Mutfağa gitti, elinde bir kartvizitle döndü ve onu masaya, dosyanın yanına bıraktı. Ozan’ın ilk gün resepsiyonda cüzdanından düşürdüğü kartvizitti; üzerinde şirketin logosu, altında da onun unvanı yazıyordu. “Biliyordum,” dedi Melis. “İlk günden beri.”
Ozan şaşkınlıkla ona baktı. “O zaman neden…”
Melis gülümsedi. “Çünkü bir oteli tablolardan değerlendiremezsin. Reçelini tatmadan, avlusunda sabahlamadan, rüzgârını dinlemeden olmaz. Sana neyi satın almak istediğini gösterdim. Gerisi senin kararın.”
Bir an durdu, sesi titredi. “Ama o gece rol değildi. Hiçbir an rol değildi.”
Ozan dosyayı aldı, sayfaları yavaşça ikiye, sonra dörde yırttı. Kâğıdın yırtılma sesi avlunun sessizliğinde keskin bir çığlık gibiydi. Parçaları reçel kazanının altındaki ocağa attı ve alevlerin onları yutmasını izledi. “Raporum hazır,” dedi. “Satılık değil.”
“Ya işin?”
“Yarın bir istifa mektubu yazacağım,” dedi Ozan. “Acele etmeden.”
Ocağın üstünde kazan fokurdadı; alevler dosyanın son köşesini de yuttu ve avluya, reçelin tatlı kokusuna karışan ince bir yanık kâğıt kokusu yayıldı. İki sokak öteden Selin’in otelinden müzik geliyordu. Melis telefonunu çıkarıp ona tek satır yazdı: “Satılık değil. İkimiz de.” Cevap hemen geldi: üç ünlem ve bir şarap kadehi.
Melis onu elinden tutup mavi pancurlu odaya doğru çekerken arkasına dönmeden konuştu: “Rezervasyonunu uzatıyorum. Süresiz.”
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →