Kostüm Sex Hikayeleri
Alaçatı’da Servis Kapandıktan Sonra
Son müşteri gidince şef Defne, beyaz ceketini çıkarmadan sevgilisini mutfağa çağırır. Sabah ise isimsiz bir yemek yazısının sırrı ortaya çıkar.
“Beyaz ceketinle mutfaktan çıktığın o an aklımdan hiç çıkmadı,” diye itiraf etmişti Ozan, kırk dakikalık ilk buluşmalarında, ve şef Defne o cümleyi bir ay boyunca bir baharat gibi dilinin altında taşımıştı. Bu gece, Alaçatı’nın taş sokaklarında son müşteri de çıkıp gittiğinde, o itirafla başlayan üniforma fantezisi nihayet kendi sofrasına oturacaktı.
Saat biri geçiyordu. Otuz beş yaşındaki Defne mutfağın paslanmaz tezgâhını son kez sildi, bezini omzuna attı ve bütün gece bir köşe masada tek başına oturup onu izleyen adama baktı. Mutfaktan hâlâ kızarmış adaçayı ve sıcak tereyağı kokusu taşıyordu; dışarıda bir motosiklet uzaklaşıyor, sokak yavaş yavaş susuyordu.
Otuz sekiz yaşındaki Ozan bir yelken okulunda eğitmendi. Rüzgârı okumayı bilen, sabırlı, az konuşan bir adam. Defne’nin restoranına ilk kez ilkbaharda, tek başına gelmiş, menüdeki her şeyden birer lokma istemiş ve hiçbir şeye tuz eklememişti. Defne o gece mutfaktan çıkıp masasına gitmiş, “Tuzluğa dokunmayan adamı görmek istedim,” demişti.
“Ceketi çıkarmıyorum,” dedi şimdi, kapıdaki “Kapalı” levhasını çevirirken. “Bunu istediğini biliyorum. Ama kuralları ben koyarım. Burası benim mutfağım.”
Şefin mutfağında hangi kurallar geçerliydi?
Ozan ayağa kalktı. “Kurallar neler, şef?”
“Birincisi: Hiçbir şeyi izinsiz yapmayacaksın. İkincisi: Ben ‘Paso’ dediğimde her şey durur, soru sorulmaz.”
Paso, mutfakta tabakların servise çıkmadan önce bırakıldığı tezgâhın adıydı; Defne’nin dünyasında her şeyin durduğu, son kez kontrol edildiği yer.
“Üçüncüsü?”
“Üçüncüsü: Önce yemek.”
O ilk geceden sonra Ozan her perşembe gelmeye başlamıştı. Her seferinde aynı köşe masa, her seferinde son müşteri. Defne mutfak kapısının yuvarlak penceresinden onu izlerken bir tabağı servise yollamadan önce iki kez kontrol ettiğini fark etmişti; tabak için değil, kendisi için. Mutfak ekibi durumu çoktan anlamış, perşembe akşamları ona takılmayı bir geleneğe dönüştürmüştü.
En çok da Selin takılıyordu. Yirmi dokuz yaşındaki Selin Aksoy, iki sokak ötedeki Rüzgâr Gülü Otel’i işletiyor, misafirlerini her akşam Defne’nin restoranına yolluyordu. O akşam da servisin ortasında mutfağın arka kapısından başını uzatmış, bir tabaktan izinsiz bir enginar çalmıştı.
“Köşe masadaki rüzgâr adamı yine gelmiş,” demişti, ağzı dolu. “Bu gece ceketini çıkaracak mısın, şef?”
“Çık mutfağımdan, Selin.”
“Çıkıyorum. Ama sana bir şey söyleyeyim: Benim otelde de kalmıştı, ilk geldiğinde. Gece yarısı lobide oturup bir şeyler yazıyordu. Ne yazdığını hiç göstermedi.” Selin göz kırpıp kaybolmuştu, ve Defne o cümleyi bütün servis boyunca, ocağın alevinin üstünde unutulmuş bir sos gibi kaynatmıştı.
Servis kapandıktan sonra ekip birer birer çıktı. Sous-chef Kemal, önlüğünü askıya asarken Defne’ye kaşlarını kaldırdı; bulaşıkçı Nesrin Abla, “Işıkları kapatmayı unutma kızım,” deyip anlamlı anlamlı gülümsedi. Kapı her kapandığında mutfak biraz daha sessizleşti, biraz daha onun oldu. Sonunda yalnızca fırının soğurken çıkardığı tıkırtılar ve aspiratörün kesik kesik nefesi kaldı.
Şimdi Ozan’ı mutfağa çağırdı, ona bir önlük uzattı. Yan yana durdular; Defne ona enginarı nasıl temizleyeceğini gösterdi, elini onun eline koyup bıçağın açısını düzeltti. Ozan’ın parmakları serindi, avucunda halatlardan kalma ince nasırlar vardı. Gözleri bıçakta değil, Defne’nin ensesinde biriken incecik ter damlasındaydı.
“Dikkatin dağılıyor,” dedi Defne, ona bakmadan.
“Ceketin yüzünden,” dedi Ozan. “Sırtındaki o düz çizgi. Bütün gece seni izledim; komut verişini, tabakları kontrol edişini. Hiç bu kadar güçlü bir şey görmemiştim.”
Defne bıçağı bıraktı, ellerini yıkadı, bezle kuruladı ve yavaşça ona döndü. Bir an, Selin’in söylediği şeyi sormayı düşündü. Sormadı. Onun yerine başka bir şey söyledi.
Arkasında, servis kapısının yuvarlak penceresinde, Selin’in otelinden dönen son misafirlerin gölgeleri geçti ve gülüşleri sokağın taşlarında söndü.
Bir düğme ne kadar izin demekti?
“Bir düğme,” dedi. “Yalnızca bir tane. İzin veriyorum.”
Ozan kıpırdamadı. “Emin misin, şef? Bu gece benim için değil, senin için olsun istiyorum.”
“Kuralları ben koyuyorum, unuttun mu?” dedi Defne, ama sesi yumuşamıştı. “Ve evet. Eminim.”
Ozan’ın parmakları kruvaze ceketin ilk siyah düğmesine uzandı. Açtı. Kumaşın hışırtısı sessiz mutfakta beklenmedik derecede yüksek geldi. Defne onu durdurmadı.
“Bir tane daha,” dedi, sesi biraz kısılarak.
Ozan bir tane daha açtı, sonra durdu, bekledi. Defne onun bu sabrına, izin bekleyen o dikkatli ellere bakarken ceketin altındaki teninin nasıl ısındığını hissetti.
“Burada değil,” dedi sonunda, onun önlüğünün ipini çekip çözerek. “Mutfağım kutsaldır.”
Ozan önlüğü katlayıp tezgâha bıraktı, bir an durdu ve mutfağa baktı; bakır tencerelere, duvardaki bıçaklara, pasonun üstünde kalmış son temiz tabağa. “Burada her şeyin bir yeri var,” dedi. “Senin de.”
“Benim yerim yukarıda bu gece,” dedi Defne. “Gel. Ama kurallar merdivende de geçerli.”
Restoranın üstündeki küçük daire, dar bir taş merdivenle çıkılan, beyaz badanalı tek bir odaydı. Pencereden Alaçatı’nın yel değirmenleri ay ışığında seçiliyordu. Defne merdivenin başında durdu, Ozan’a döndü ve bu kez kendisi, onun gömleğinin yakasını tutup kendine çekti.
Öpüşmeleri tereyağı, kekik ve yorgunluk tadındaydı. Ozan kalan düğmeleri tek tek, her birinde ona bakarak açtı; Defne her seferinde başıyla onayladı, bir kez de güldü. Beyaz ceket sonunda omuzlarından kayıp odanın tek sandalyesine düştüğünde, Defne bütün gün taşıdığı ağırlığın da onunla birlikte düştüğünü hissetti. Hiç kimsenin şefi değildi artık; yalnızca dokunulmak isteyen, dokunmak isteyen bir kadın.
“Paso?” diye sordu Ozan bir ara, alnını onun alnına dayayarak, şakayla karışık bir dikkatle.
“Paso değil,” dedi Defne. “Devam.”
Pencereden giren serin poyraz odanın sıcağını bir süre dağıttı, sonra o da vazgeçti. Gün ağarana kadar yel değirmenlerinin kanatları döndü; içeride kimse onları saymadı.
Ama sabaha karşı, Ozan’ın komodinin üstünde bıraktığı telefonun ekranı bir kez aydınlandı ve Defne, yarı uykulu, orada tanıdık bir başlık gördü.
Gece Yarısı Sofrası’nı kim yazıyordu?
Tanıdık bir yemek bloguydu: Gece Yarısı Sofrası. Altı ay önce restoranı hakkında yazılmış, isimsiz, şiir gibi bir yazı; o yazıdan sonra masalar haftalarca dolmuş, Defne yazarı aylarca bulmaya çalışmıştı. Ekranda yeni bir yazının taslağı açıktı. İlk cümlesi şuydu: “Bu gece bir şef ceketini çıkardı ve ben ilk kez yemeğin tadını unuttum.”
Defne doğruldu, telefonu ona uzattı. “Sen misin? Bu yazıları sen mi yazıyorsun?”
Ozan yatağın kenarında doğruldu, yüzü kızardı. “Yazdım,” dedi. “Seni tanımadan önce. Selin’in otelinin lobisinde, ilk akşam. Ve sana söyleyemedim; çünkü beni yalnızca o yazıyı yazan adam olarak görmenden korktum.”
“Bu taslağı yayımlayacak mısın?”
“Sen istemezsen asla. İstersen bile sen okumadan değil.”
“Ya şimdi?” diye sordu Defne. “Şimdi beni ne olarak görüyorsun?”
Ozan bir an düşündü. “Bütün gece bana izin veren kadın olarak,” dedi. “Ve sabah ilk kez ceketsiz gördüğüm.”
“Selin biliyor muydu?”
“Selin her şeyi bilir,” dedi Ozan, ellerini yüzüne kapatıp gülerek. “Sadece senin bilmeni bekliyordu sanırım.”
Defne uzun süre ekrana baktı. Taslağın ikinci cümlesini okudu, sonra üçüncüsünü; yanakları ısındı, dudakları istemsizce kıvrıldı. Sonra sandalyeden beyaz ceketini aldı, omuzlarına attı ve kapıya yürürken arkasını döndü.
“Aşağı in,” dedi. “Kahvaltıyı ben hazırlıyorum; ve bu kez, tuzluğa dokunup dokunmayacağını görmek için değil, ne yazacağını merak ettiğim için.”
Mutfağa indiğinde ocakları yaktı, bir tavaya tereyağı koydu ve yumurtaları kırarken kendi kendine gülümsedi. Ozan arkasından geldi, kapı eşiğinde durdu; izin istemeden içeri girmedi. Defne ona dönmeden konuştu: “Gir. Bu sabah kural yok.” Ozan girdi, tezgâhın yanına oturdu ve önüne konan sahanın yanında duran tuzluğa uzun uzun baktı. Sonra elini çekti ve yumurtayı tuzsuz yedi.
Merdivenden inerken telefonuna Selin’den bir mesaj düştü: “Günaydın şef. Lobide unutulmuş bir defter buldum, kapağında senin restoranın adı var. Getireyim mi, yoksa önce ben mi okuyayım?”
#alaçatı#gece yarısı#şef#üniforma
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →