Eski Sevgili Sex Hikayeleri
Ayder’de Fırtınaya Kalan İki Eski Sevgili
Üç yıl önce ayrılan Asya ile Tolga, fırtınalı bir gecede aynı yayla evinde mahsur kalır; aralarında yalnızca bir soba ve söylenmemiş sözler vardır.
“Gitmek istiyorsan git,” demişti Asya üç yıl önce, “ama dönmeni bekleme benden.” O ekim akşamı Ayder’deki ahşap pansiyonun kapısı açılıp içeri ıslak bir rüzgârla birlikte o adamın sesi girdiğinde, otuz üç yaşındaki dağ rehberi, yıllardır içinde uyuttuğu fırtınanın dışarıdakinden çok daha şiddetli uyandığını hissetti.
Kaçkarlar’da on yıldır rehberlik yapıyor, dağın her sesini tanıyordu; çığın uğultusunu, derenin kabarışını, gece yarısı bir ayının çalılıkları ezişini. Ama bu sesi tanımak, hepsinden daha çok korkuttu onu. Tolga’yla aralarındaki şey, yarım bırakılmış bir erotik tutku hikayesi gibi, son sayfası hiç yazılmadan kapanmıştı.
“Asya.” Otuz altı yaşındaki adam omzundaki fotoğraf çantasını yere indirdi. Sakalı uzamış, gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşmişti. Montundan sular damlıyor, ahşap zeminde küçük göller oluşturuyordu. Üç yıl önce Norveç’te bir belgesel işi için gitmiş, Asya da onu durdurmamıştı. Dönmemişti.
Pansiyonun sahibi Hatice Teyze, mutfaktan elinde bir tepsi mısır ekmeğiyle çıktı, dışarıda kopan fırtınayı göstererek yolların kapandığını, elektriğin gidip geldiğini söyledi. Alt kattaki odaları su basmış, yalnızca sobalı çatı katı kurtulmuştu. “Siz birbirinizi tanıyorsunuz zaten,” dedi gülerek ve ikisinin de itiraz etmesine fırsat vermeden merdivenleri çıktı.
Tek bir sobanın etrafında üç yıl susulur mu?
Asya bir an kapıya baktı. Dışarıda yağmur yatay yağıyor, Fırtına Deresi’nin uğultusu evin temellerini sarsıyordu. Gidebileceği hiçbir yer yoktu; belki de, diye düşündü, üç yıldır kaçtığı tek yer burasıydı. Sırt çantasını omzuna alıp Tolga’nın ardından basamakları tek tek çıktı.
Çatı katı küçüktü; bir soba, iki ayrı yer yatağı, ahşap duvarlarda kurumuş otların, kekiğin ve ıhlamurun kokusu. Tolga kendi yatağını kapının önüne serdi, aralarında sobayı bıraktı. Rüzgâr çatıyı dövüyor, tahtalar inliyordu. Uzun süre konuşmadılar; yalnızca sobanın çıtırtısı ve birbirini dinleyen iki nefesin sessizliği vardı.
Tolga’nın telefonu bir ara titredi, ekranın soluk ışığı adamın yüzünü aydınlattı. Asya bakmamaya çalıştı ama mesajın ilk satırını gördü: İlke: Yukarı Kavrun’da mahsur kaldım ama iyiyim. Hikâyeyi hatırla, fırtına gecesi kapıyı kim çalarsa…
“İlke kim?” diye sordu Asya, sesinin bu kadar sert çıkmasına kendisi de şaşırarak.
Tolga telefonu ters çevirdi. “Asistanım. Yirmi altı yaşında, yaylada fotoğraf çekiyor, bir de kurt adam efsaneleri topluyor. Bu turu o planladı.” Bir an sustu. “Bana bir hikâye anlatmıştı. Kaçkar köylerinde, fırtına gecesi kapıyı çalan yabancıya kapı açılırmış. Çünkü onu dağ göndermiş sayılırmış.”
“Ben sana kapı açmadım,” dedi Asya. “Hatice Teyze açtı.”
“Biliyorum.”
Asya gözlerini tavana dikip yatarken onun her kıpırdanışını duyuyordu. Tolga’nın uykusunda hâlâ sağ tarafına döndüğünü, düşünürken parmaklarıyla dizine ritim tuttuğunu biliyordu. Üç yılda bunların hiçbirini unutmamış olmak onu öfkelendiriyordu; bir o kadar da içini sızlatıyordu.
“Neden buradasın?” diye sordu sonunda, karanlığa.
Tolga cevap vermedi. Bir süre yalnızca yağmur konuştu. Sonra, adamın montunun fermuarının açıldığını duydu.
Bir rezervasyon neden bir özür olur?
Tolga cebinden kalın bir zarf çıkardı, sobanın ışığına tuttu. Haftaya başlayacak bir kış fotoğrafı turunun rezervasyonuydu; rehber olarak Asya’nın adı yazıyordu.
“Şirket adına yaptım,” dedi. “Benim adımı görsen kabul etmezdin. Yüzüne bakıp özür dilemenin başka yolunu bulamadım.”
“Bir tura özür mü diyorsun?”
“On dört gün. Sabahtan akşama yanında. Kızmak için bol vaktin olurdu.”
Asya’nın içinde öfkeyle özlem birbirine dolandı. Kalkıp sobanın önüne oturdu, ellerini ateşe tuttu; sıcaklık parmak uçlarında karıncalandı. Tolga da yanına geldi ama arada bir karış mesafe bıraktı. Alevin ışığında adamın boynundaki eski yara izini gördü Asya; Ağrı’da kayıp düştüğünde onu ipten çeken kendisiydi.
“Gitmeni ben istedim,” dedi kısık bir sesle. “Kalırsan bir gün bana kızarsın diye korktum. Sonra gittin ve ben üç yıl boyunca sana kızdım. Ne komik, değil mi?”
“Hiç komik değil,” dedi Tolga. “Ben de üç yıl boyunca beni durdurmadığın için sana kızdım.”
“Norveç nasıldı?” diye sordu Asya, bakmadan.
“Soğuk. Güzel. Boş.” Tolga sobanın kapağını açıp bir odun daha attı; kıvılcımlar yükseldi, yüzünü bir anlığına turuncuya boyadı. “Belgesel bitti, ödül de aldı. Kimseye söylemedim ama ödül törenine gitmedim. Çünkü orada sana sarılıp ‘Bak, başardık’ diyemeyecektim.”
“Başardık mı?”
“Senin bana öğrettiğin her düğümle tırmandım o buzullara. Evet, başardık.”
İkisi de güldü, kısa ve acıyla. Sobanın kapağı tıkırdadı, içerideki odun çatırdayarak çöktü. Sonra Tolga montunun iç cebine uzandı ve Asya, onun elinde ne olduğunu görünce nefesini tuttu.
Paslı bir karabina hâlâ bir şeyi tutar mı?
Paslanmaya yüz tutmuş bir karabinaydı. Üzerine çakıyla kazınmış iki harf vardı: A.K. Asya’nın ilk karabinası; ilk ortak tırmanışlarından sonra Tolga’ya hediye ettiği.
“Üç yıldır her dağda bununla tırmandım,” dedi. “Ne zaman korksam bunu tuttum. Norveç’te bir buzulun ortasında, kırk metre boşluğun üstünde asılı kaldığımda bile aklıma gelen tek şey sendin. İp değil, kaya değil. Sen.”
Asya karabinayı aldı, avucunda soğukluğunu, kazınmış harflerin pürüzünü hissetti. Sonra gözlerini kaldırdı. Aralarındaki o bir karış, birden üç yıldan uzun ve bir nefesten kısa göründü.
“Bana dokunmak istiyor musun?” diye sordu.
Tolga’nın gözleri koyulaştı. “Her gün istedim. Ama sen söylemeden olmaz.”
Asya onun elini alıp kendi yanağına koydu. Parmakları buz gibiydi. “Söylüyorum.”
Öpücük önce temkinliydi, iki tırmanıcının bir kaya çıkıntısını yoklaması gibi. Sonra Asya onun yakasını kavradı ve temkin, fırtınayla birlikte çatıdan uçup gitti. Üç yılın kızgınlığı, özlemi, söylenmemiş bütün cümleleri dudaklarında eriyordu. Adamın sakalında yağmur ve odun dumanı kokusu vardı. Tolga’nın soğuk parmakları kazağının altında sırtına değdiğinde Asya irkildi, güldü, sonra adamın ellerini kendi tenine bastırıp ısıttı.
“Soğuk mu?” diye fısıldadı Tolga.
“Çok. Çekme ama.”
Asya geri çekildi, bir anlığına, alnını onun alnına dayadı. “Bu gece olanlar sabah bir hata gibi gelirse,” dedi, “bana söyle. Sessizce gitme. Bir kez daha kaldıramam.”
“Gitmeyeceğim,” dedi Tolga. “Ama sen de durmak istersen, şimdi ya da sonra, tek kelime yeter. Sadece ‘dur’ de.”
“Durmak istemiyorum,” dedi Asya. “Üç yıldır duruyorum.”
Polar montlar, yün çoraplar, yıllar önce birlikte aldıkları o kalın kazak birer birer sobanın yanına düştü. İki yer yatağını birleştirdiler. Tolga her yeni dokunuşta onun gözlerine bakıyor, Asya da her defasında aynı fısıltıyla cevap veriyordu: evet, devam et, buradayım.
Rüzgâr pencereyi zorladıkça içerisi daha da ısındı. Bir ara elektrik gitti ve tek ampul söndü; yalnızca sobanın kapağındaki küçük delikten sızan turuncu ışık kaldı, ahşap tavanda iki gölgeyi birbirine karıştırarak. Fırtınanın ne zaman dindiğini ikisi de fark etmedi.
Sabah dağın öbür yüzünde ne bekliyordu?
Sabah Kaçkarlar’ın doruklarını ilk kar örtmüştü. Gökyüzü yıkanmış gibi berraktı, derenin sesi bir gecede sakinleşmişti. Asya pencerenin önünde, Tolga’nın kazağına sarınmış hâlde dağa bakıyordu. Aşağıda Hatice Teyze’nin kuzinesinde demlenen çayın ve tereyağında kızaran mıhlamanın kokusu merdivenlerden yukarı süzülüyordu.
Adam arkasından yaklaştı, kollarını beline doladı, çenesini omzuna koydu. “Turu iptal edebilirim,” dedi. “Ya da bir rehbere gerçekten ihtiyacım olduğunu kabul edebilirim.”
“Hangisi daha zor?”
“İkincisi. Ama doğru olan da o.”
Asya avucundaki karabinayı onun montunun fermuarına taktı ve kilidini çevirdi. Metalin tık sesi odada bir söz gibi yankılandı. “Bu kez ip bende,” dedi. “Düşersen tutarım, ama gitmene bir daha izin vermem.”
Tolga’nın telefonu yeniden titredi. Bu kez İlke’den bir fotoğraf geldi: Yukarı Kavrun’un karla örtülü taş evleri ve en önde, yeni yağmış karın üstünde, bir insanınkine benzemeyen, iri, dört parmaklı ayak izleri. Altında tek bir satır: Gece biri kapımı çaldı. Açmadım. Ama sabah izler kapının önünde bitiyordu.
Asya ekrana baktı, sonra Tolga’ya. “On dört günlük tur,” dedi yavaşça. “Sanırım ilk durağımız belli oldu.”
#dağ evi#eski sevgili#karadeniz#tutku
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →