Kilolu Sex Hikayeleri
Bahar, Arhavi’de Hiçbir Fotoğrafa Sığmazdı
Bahar'ı fotoğraflarda hep kenardan kesmişlerdi. Uğur ise makinesini kaldırmadan bir hafta bekledi; son sözün ondan olacağına söz vererek.
Bahar Ural’ın lokantasının mutfağında tek bir ayna vardı ve o da hep buğuluydu. Böylesi iyiydi. Otuz altı yaşındaydı, Artvin’in Arhavi ilçesinde, Kamilet deresinin denize döküldüğü yerin hemen yanında, kendi biriktirdiği parayla açtığı balık lokantasını on yıldır işletiyordu ve kendini en son ne zaman bir fotoğrafta tam boy gördüğünü hatırlamıyordu. Çünkü fotoğraflarda hep kesiliyordu. Gençliğinde arkadaşlarının pozlarında kenara itilmiş, bir düğün albümünde omzundan biçilmiş, bir dergideki yöresel lezzetler haberinde yalnızca elleri, hamsi tavasını tutan o elleri basılmıştı.
Lokantada ise kimse onu kesmezdi. Mutfakla salon arasında bir gemi gibi süzülür, tavaları çevirir, müşterilerin adını bilir, çay ocağındaki çırağa talimat verir, kara lahana sarmasının harcını kimsenin göremeyeceği bir hızla yoğururdu. Orada, mutfağın buharı ve denizin tuzu arasında, bedeni bir sorun değil, bir araçtı; güçlü, sıcak, her şeyi taşıyan. Sorun yalnızca kapının dışında, fotoğraflarda ve aynalarda başlıyordu.
Bu yüzden Uğur Tan elinde fotoğraf makinesiyle kapıdan girip “Sizi fotoğraflamak istiyorum,” dediğinde Bahar, bir tepsi dolusu mısır ekmeğini tezgâha bıraktı ve tek kelime söyledi: “Hayır.”
Elleri değil, kendisi
Uğur kırk yaşındaydı, belgesel fotoğrafçısıydı ve Karadeniz kıyısında kendi işini yürüten kadınlarla ilgili bir kitap hazırlıyordu: çay bahçesi işleten, tekne kaptanlığı yapan, pazar tezgâhı kuran, bal toplayan kadınlar. Bahar’ın adını Arhavi’deki herkes söylemişti. “Hayırı anlıyorum,” dedi, makinesini omzundan indirip masaya bırakarak. “Ama bir hafta burada yemek yiyeceğim. Belki fikriniz değişir. Değişmezse, kitapta yalnızca hamsiniz olur.”
Bir hafta boyunca her öğlen geldi. Bahar onun bir kez bile fotoğraf makinesini kaldırmadığını fark etti; Uğur yalnızca yiyor, konuşuyor, mutfağın kapısından Bahar’ın çalışmasını izliyordu. Kara lahana çorbasını iki kez istedi, mıhlamanın sırrını sordu, Bahar’ın deniz kenarına attığı masaların neden hepsinin limana baktığını öğrendi: “Çünkü insan yemek yerken kaçabileceği bir yer görmek ister,” demişti Bahar, ve Uğur bunu bir deftere yazmıştı.
Lokantanın garsonu Selda, Bahar’ın on yıllık can dostu, ikinci gün mutfağa dalıp fısıldadı: “Adam sana bakıyor.” “Hamsiye bakıyor,” dedi Bahar. “Hamsiye kimse öyle bakmaz,” dedi Selda. “İnan bana, ben bu salonda on yıldır hamsiye bakan erkek görüyorum.” Bahar güldü, ama o gün tavanın başında yıllardır yapmadığı bir şey yaptı: saçını toplamak yerine omuzlarına bıraktı.
Beşinci gün akşam, son müşteriler gidince Bahar onun masasına iki bardak çay koydu ve karşısına oturdu.
“Neden ben?” dedi. “Bu kıyıda benden çok daha fotojenik bir sürü kadın var.”
Uğur çay bardağını çevirdi. “Çünkü siz bu lokantada hareket ederken her şey sizin etrafınızda dönüyor,” dedi. “Garsonlar, tavalar, müşteriler, hatta martılar. Bir merkez gibisiniz. Ve bütün o fotoğraflarda sizi kenardan kesmişler, değil mi? Ellerinizi göstermişler, yüzünüzü değil.”
Bahar’ın boğazı düğümlendi. “Nereden bildin?”
“Dergideki o haberi gördüm. O eller kimin diye merak edip buraya geldim. Elleri gördüm, bir merkezi gördüm. Ve fotoğrafçının bir kadını kesmesi, onun görmemeyi seçtiği anlamına gelir. Ben görmemeyi seçmiyorum.”
Bahar bir süre denize baktı. Akşam ışığı limandaki teknelerin direklerinden süzülüyordu. “Bir kez,” dedi sonunda, sesi alçak. “Yıllar önce bir erkek bana güzel olduğumu söyledi. Sonra bir arkadaşına beni ‘tatlı, ama’ diye anlattı. O ‘ama’yı on iki yıldır taşıyorum. Her aynada, her fotoğrafta.”
Uğur hiçbir şey söylemedi. Yalnızca bekledi, ve o bekleyiş, Bahar’a herhangi bir cümleden daha çok şey anlattı.
O gece Uğur da kendi hikâyesini anlattı. On yıl boyunca bir moda dergisinde çalışmış, her gün kadınların fotoğraflarını bilgisayarda inceltmiş, bellerini daraltmış, kollarındaki çizgileri silmişti. Bir gün ekrandaki kadına baktığında onun artık gerçek bir insana benzemediğini fark etmiş ve istifa etmişti. “Bu kitap bir özür,” dedi. “Bütün o sildiğim kadınlara.” Bahar ona uzun uzun baktı ve ilk kez, karşısındaki adamın da bir şey taşıdığını gördü.
Rüzgârın içindeki kadın
Altıncı gün Bahar evet dedi, ama bir şartla: fotoğrafları kendisi seçecekti. Hangisi basılacak, hangisi silinecek, son söz onundu. Uğur bir saniye bile düşünmeden kabul etti. “Zaten başka türlüsü olmaz,” dedi.
Çekimden önceki gece Bahar dolabının önünde bir saat durdu. Bütün elbiseleri koyu renkti, bol kesimliydi, bedenini bir çadır gibi örten. En dipte, hiç giymediği, bir yaz pazarından alıp etiketini bile koparmadığı bir elbise vardı: mercan kırmızısı, ince kumaştan, beli oturan. Uzun süre ona baktı. Sonra telefonu aldı ve Selda’ya tek bir mesaj yazdı: “Kırmızıyı giyiyorum.” Cevap üç saniyede geldi, yalnızca bir sürü ünlem işaretiyle.
Çekim, lokanta kapandıktan sonra, akşamüstü ışığı limana yatarken yapıldı. Bahar önlüğünü çıkarmak istemedi; Uğur ısrar etmedi. Önce mutfakta çekti: Bahar tavanın başında, buharın içinde, bir kahkahanın ortasında. Sonra Bahar kendiliğinden önlüğü çıkardı, iskeleye yürüdü ve korkuluğa yaslanıp denize baktı. Rüzgâr kırmızı elbiseyi bedenine yapıştırdı; kalçalarının, karnının, kollarının dolgun çizgisini, yıllardır sakladığı her kıvrımı ortaya çıkardı. Bahar bir an kaskatı kesildi, sonra, kendisi bile neden olduğunu bilmeden, kollarını açtı ve rüzgârın içine güldü.
İskelenin ucunda iki balıkçı ağlarını topluyordu; biri başını kaldırıp ona baktı, sonra ötekine bir şey söyledi ve ikisi birden, içtenlikle, el salladılar. Bahar da el salladı. Yıllardır ilk kez birinin bakışından kaçmamıştı ve dünya, şaşırtıcı bir biçimde, yerinde duruyordu.
Deklanşörün sesi bir kez geldi. Sonra hiç gelmedi. Bahar döndüğünde Uğur makineyi indirmiş, ona bakıyordu.
“Neden durdun?”
“Çünkü o fotoğrafı çektim,” dedi Uğur alçak sesle. “Ve gerisini fotoğrafla değil, gözlerimle görmek istiyorum. Eğer sen de istersen.”
Bahar iskeleden ona doğru yürüdü. Her adımda, bir zamanlar kendisini küçük göstermek için öğrendiği her şeyi, omuzları içe çekmeyi, karnını tutmayı, kenarda durmayı birer birer bıraktı. Uğur’un önünde durduğunda başını dik tuttu. “Makineyi bırak,” dedi. “Bu kısım kitaba girmeyecek.”
Uğur makineyi iskelenin tahtalarına bıraktı.
Tam boy
Lokantanın üstündeki küçük daireye çıktılar. Pencereden Arhavi’nin limanı, sallanan balıkçı tekneleri, ufka doğru kararan deniz görünüyordu. Uğur onu öptüğünde Bahar ilk kez geri çekilmedi; tam tersine, ona doğru yaslandı, bütün ağırlığıyla, bütün sıcaklığıyla. Uğur’un elleri onun belinden kalçalarına, oradan sırtına dolaştı; yavaşça, merakla, hiçbir yeri atlamadan. “Güzelsin,” dedi, ve bunu bir iltifat gibi değil, bir gözlem gibi söyledi; bir fotoğrafçının ışığa bakarken söylediği kadar kesin. Arkasından hiçbir “ama” gelmedi.
Bahar bir an durdu. Eski bir alışkanlıkla elini karnına götürdü, bir şeyi saklamak ister gibi. Uğur onun elini nazikçe aldı, avucunu öptü ve bıraktı. “Saklama,” dedi. “Ama istersen saklayabilirsin de. Hangisi olursa olsun, seni kenardan kesmeyeceğim.” Bahar elini indirdi. Sonra, bir an düşündükten sonra, Uğur’un elini alıp kendi beline koydu.
Bahar onun gömleğini açtı. Uğur onun elbisesinin fermuarını indirmeden önce durdu, sordu; Bahar başıyla onayladı ve elbise, yıllardır taşıdığı bütün o kesilmiş fotoğraflarla birlikte ayaklarının dibine düştü. Odanın köşesindeki boy aynasında kendini gördü: tam boy, kesilmeden, bir adamın kolları arasında, yanakları kızarmış, gözleri parlayan bir kadın. Bakışlarını kaçırmadı. Uğur onun omzunun kıvrımını, karnının yumuşaklığını, kalçasının üstündeki küçük beni öptü; Bahar her öpücükte kendi bedenine biraz daha yerleşti, sanki uzun bir yolculuktan eve dönüyordu. Limanda bir teknenin feneri yandı, sonra söndü. Bahar aynanın üstüne bir örtü atmadı. Yalnızca lambayı kapattı ve karanlığın onları bir bütün olarak sarmasına izin verdi.
Fotoğrafları seçmek için bir akşam hepsini lokantanın büyük masasına yaydılar. Yüzlerce kare vardı: Bahar tavanın başında, buharın içinde, müşterilere gülerken, iskelede. Bahar hepsine tek tek baktı ve hiçbirinde kendini kesmek istemediğini fark etti. Yalnızca birini, Uğur’un makineyi iskeleye bıraktığı ana ait olan bulanık son kareyi, kimseye göstermeden önlüğünün cebine koydu.
Üç ay sonra kitap basıldı. Kapağında rüzgârın içinde kollarını açmış, kahkaha atan, dolgun ve kesilmemiş bir kadın vardı. Fotoğrafı Bahar seçmişti. Lokantanın duvarına, mutfağın buğulu aynasının tam karşısına astırdı; artık oraya bakan herkes, sonunda, onu tam boy görüyordu.
#arhavi#beden olumlama#fotoğrafçı#kilolu
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →