Gerçek Sex Hikayeleri
Bakırcılar Çarşısında Gece Düzeltilen Hatalar
Melis'in bakır tepsisindeki hatalar her derste sessizce düzelir. Ustası Mert'in itirafı, şehirden ayrılmasına iki hafta kala her şeyi değiştirir.
Bunu yazmaya üç kez oturdum ve üçünde de ilk cümlede kalktım, çünkü yazınca gerçek olacakmış gibi geliyor. Oysa zaten gerçek. Adım Melis, 33 yaşındayım, serbest çevirmenim ve geçen bahar, İstanbul’daki ajansla sözleşmem bitince, kirası yarı fiyatına bir ev bulduğum için Gaziantep’e taşındım. Altı ay kalacaktım. Bu gerçek hikaye, o altı ayın son iki haftasında, Bakırcılar Çarşısı’nda, çekiç sesinin hiç susmadığı bir dükkânda geçiyor.
Dükkânın sahibi Mert’ti. Otuz sekiz yaşında, kolları kürek kemiklerine kadar kalaydan ve kömür tozundan ince ince gri, konuşurken çekici hiç elinden bırakmayan bir adam. Ona gitmemin sebebi çok romantik değildi: bütün gün ekran başında oturmaktan bileklerim ağrıyordu ve fizyoterapist “ellerinle başka bir şey yap” demişti. Çarşıda “bakır işleme kursu” yazan tek kâğıt onun camındaydı. Haftada üç akşam, kepenk yarıya inince, ben ve iki emekli hanım, tezgâhın başında oturup bakır tepsilere desen işlemeyi öğreniyorduk.
İlk ay felaketti, bunu dürüstçe söylemem lazım. Kalemi yanlış tutuyordum, çekici fazla sert vuruyordum, desenim her seferinde sağa kayıyordu. Mert hiç kızmadı ama hiç övmedi de. Sadece arkamdan geçerken “Bileğini bırak, çekici değil, bakırı dinle,” derdi. Bakırı dinlemenin ne demek olduğunu o zaman anlamamıştım.
Yine de gitmeye devam ettim. Dersten sonra çarşının içinden eve yürürken ellerimde hâlâ metalin titreşimi olurdu; gece yatağa uzandığımda avuçlarım karıncalanırdı. Çevirilerimi daha hızlı bitirmeye başladım, çünkü akşamları dükkâna yetişmek istiyordum. Ev sahibim, aşağı katta oturan yaşlı bir teyze, bir akşam merdivende “Kızım, sende bir hal var,” dedi. Güldüm, “Bakır,” dedim. Anlamadı, ben de açıklamadım. Kendime bile açıklayamıyordum.
Bir tepsideki hatalar neden kendiliğinden kaybolur?
İkinci ayın sonunda bir şey fark ettim. Tepsimdeki hatalar, özellikle de kenardaki nar dalının yaprağında yaptığım o çirkin kayma, bir sonraki derse geldiğimde düzelmiş oluyordu. İlk seferinde kendi gözüme inanmadım, kötü hatırladığımı düşündüm. İkincisinde telefonla fotoğraf çekip gittim. Üçüncü derste fotoğrafla tepsiyi yan yana koydum. Biri gece gelip benim hatamı, benim kalem izlerimi taklit ederek düzeltmişti.
İtiraf edeyim, ilk hissim sevinç değil, öfkeydi. Hayatım boyunca bana birilerinin “yardım ettiği” işlerden sıkılmıştım. Eski sevgilim cümlelerimi düzeltirdi, eski patronum çevirilerimi bana sormadan değiştirirdi. Dersten sonra iki hanım gidince Mert’in tezgâhına gidip tepsiyi önüne koydum.
“Bunu sen mi yapıyorsun?”
Çekici bıraktı. Hayatımda ilk kez onu çekiçsiz gördüm. “Evet,” dedi. Yalan söylemeyi denemedi bile, bunu sonradan çok düşündüm.
“Neden?”
“Çünkü ikinci hafta bırakacaktın,” dedi. “Yüzünden okunuyordu. Her hatada biraz daha eğiliyordun, sanki bakır seni azarlıyormuş gibi. Düzeltmezsem gelmeyecektin.”
“Bunu bana sormadan yaptın.”
“Yaptım,” dedi. “Ve özür dilerim. Ama gelmeye devam etmeni istedim. Bunun için de özür dilemem gerekiyorsa, onu da dilerim.”
O akşam eve yürürken çok sinirliydim ve bir yandan da, Gaziantep’in o kalabalık, kızartma ve isot kokan sokaklarında, yıllardır yaşamadığım bir şey yaşıyordum: biri beni gitmeyeyim diye uykusundan feda etmişti.
Eve varınca tepsinin fotoğraflarını bilgisayarda yan yana açıp uzun süre baktım. Düzeltilen yaprağın kenarında, benim titrek çizgimi bozmamak için bilerek bırakılmış küçük bir pürüz vardı. Hatamı silmemişti; onu benim yapabileceğim kadar düzeltmişti. Bunu anladığımda öfkem, bir tencerenin altındaki ateş kısılır gibi, yavaşça söndü.
İki hafta kaldığını kime söylersin?
Ertesi derse gitmedim. Bir sonrakine gittim. Hanımlar yoktu, biri doktor randevusu, öbürü bir düğün için izin almıştı. Kepenk yarıya inikti, dükkânda yalnızca tezgâh lambası yanıyordu ve bakır tepsiler duvarda, sarı ışığı yüzlerce küçük güneş gibi yansıtıyordu.
“Gelmeyeceksin sandım,” dedi Mert.
“İki hafta sonra İstanbul’a dönüyorum,” dedim. Bunu hiç kimseye söylememiştim, ev sahibime bile. Neden ona söylediğimi bilmiyorum. “Tepsiyi bitirmek istiyorum. Ama bu sefer kendi hatalarımla.”
Bir şey söylemedi, tezgâhı işaret etti. O akşam yanıma oturdu ve ilk kez elimi tuttu, kalemi tutan elimi, nasıl tutacağımı göstermek için. Parmakları kuru, sıcak ve nasırlıydı. “Bileğini bırak,” dedi yine, ama bu sefer sesi kulağımın hemen dibindeydi ve bunun bir ders olmadığını ikimiz de biliyorduk. Çekici kaldırdım, vurdum. Bakır, bu kez gerçekten, bir şey söyler gibi titredi.
“Duydun mu?” dedi.
“Duydum.”
Kalemi bıraktım. Döndüm. Yüzü çok yakındı, alnında bir damla ter, yanağında kömür izi vardı. Elimi o izin üstüne koydum, sildim, ama siyah biraz daha yayıldı ve ikimiz de güldük. Sonra gülmeyi bıraktık.
“Seni öpmek istiyorum,” dedi Mert, çok sakin, sanki bir tepsinin fiyatını söylüyormuş gibi. “Ama iki hafta sonra gideceksen ve bu sana yük olacaksa, şimdi söyle. Kalkar, çay koyarım, hiçbir şey olmamış gibi devam ederiz.”
Ben de onu bilmiyordum. Hâlâ tam bilmiyorum. Ama o an tek bildiğim şuydu ve onu söyledim: “Çay istemiyorum.”
Bakırı dinlemek ne demek?
Öpüşmesi çekiç vuruşu gibi değildi; tam tersine, sabırlı ve dikkatliydi, her seferinde biraz durup bana bakıyordu, devam edip etmeyeceğimi sorar gibi. Ben her seferinde onu kendime çektim. Önlüğünün ipini çözdüm, ellerim bakır tozuyla kaplı kollarında, omuzlarında gezdi. Teni sıcaktı; dükkânın içi kalay ve közün kokusuyla doluydu. Tezgâhın arkasındaki küçük odada, eski bir divan ve duvarda annesinin işlediği bir sedir örtüsü vardı. Kapıya kadar elimi bırakmadı.
“Emin misin?” diye bir kez daha sordu, eşikte.
“Bu kez emin olduğumu kendim düzelteceğim,” dedim. Güldü. Kapıyı arkamızdan kapattı ve tezgâh lambası, dışarıda, duvardaki yüzlerce bakır güneşi tek başına aydınlatmaya devam etti.
Sabah ezanından önce, kepenk hâlâ yarıya inikken, onun omzunda uyandım. Çarşının ilk çekiç sesi uzaktan, başka bir dükkândan geliyordu. Mert tavana bakıyordu.
“Bir şey sorabilir miyim?” dedi.
“Sor.”
“Tepsiyi bitirmek zorunda mısın?”
Anlamadım. Sonra anladım. Bitmemiş bir tepsi, geri dönmek için bir sebepti. Ya da hiç gitmemek için.
O iki hafta boyunca her akşam dükkâna gittim. Kursun iki hanımı bir şeyler sezdi; biri bana göz kırptı, öbürü Mert’e “Bu kızın tepsisi niye hiç bitmiyor usta?” diye takıldı. Mert her seferinde aynı cevabı verdi: “İyi iş acele kaldırmaz.”
İstanbul’a dönmedim. Ajansa uzaktan çalışabileceğimi yazdım, ev sahibine sözleşmeyi bir yıl uzattığımı söyledim. Bunu yazıyorum, çünkü hâlâ bazen inanamıyorum ve birilerinin de bunun olabileceğini bilmesini istiyorum: otuz üç yaşında, çekiç sesinin içinde, bir yabancı şehirde, birinin hatalarını gece yarısı düzeltmesinden başlayan bir şey.
Tepsi hâlâ tezgâhta duruyor. Nar dalının ucunda tek bir yaprak eksik ve ikimiz de o yaprağı işlemeye hiç acele etmiyoruz.
#bakır ustası#gaziantep#ilk öpücük#itiraf#yeni şehir
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →