Gotik Sex Hikayeleri
Bitlis’te Gece Yarısı Kendi Kendine Çalan Org
Bitlis'teki taş konağın gece yarısı şarkı söylediği anlatılır. Ses arşivcisi Yasemin kayıt cihazını açar ve mahzenin kemerinde kendi fısıltısını yakalar.
Konağın kapısındaki demir tokmak, Yasemin onu kaldırmadan önce kendiliğinden bir kez vurdu. Rüzgârdı belki; şubat ayında Bitlis’in dar vadisinde rüzgâr, taş evlerin arasında birinin ismini arar gibi dolaşırdı. Otuz altı yaşındaki ses arşivcisi Yasemin Tekin, sırtındaki kayıt cihazı çantasını düzeltti, nefesinin buharına baktı ve kapı açılmadan önce kaçmayı bir kez daha düşündü. Kasabada ona üç kişi aynı şeyi söylemişti: “O konak gece yarısı şarkı söyler, bacım. Sen gene de kal, ama mahzene inme.”
Kapıyı açan adam, ne şarkı söyleyen bir hayalete ne de kasaba hikâyelerindeki deli münzevilere benziyordu. Kırk dört yaşında, uzun boylu, siyah kazaklı, sakalına erken düşmüş bir tutam beyazla Harun Demirel’di bu. Ellerinde balmumu ve kurşun tozu vardı. “Arşivden gelen hanım,” dedi, sorudan çok bir tespit olarak. “Odanızı hazırladım. Sobayı yaktım. Gece duyacağınız sesler için şimdiden özür dilerim.”
Konağın şarkısı
Yasemin’in projesi, Anadolu’nun eski taş yapılarının akustik haritasını çıkarmaktı: kubbelerin, kemerlerin, avluların ve mahzenlerin sesini kaydetmek, yok olmadan önce. Bitlis’in volkanik taşından yapılmış konakları listenin başındaydı. Bu konak ise en eskisiydi; yüz elli yıllık, üç katlı, pencereleri dere tarafına bakan, avlusunda kurumuş bir dut ağacı olan bir yapı.
Harun evin üst katında yaşıyordu ve alt kattaki büyük salonu bir atölyeye çevirmişti. Salonun ortasında, Yasemin’in hayatında gördüğü en tuhaf şey duruyordu: yarı sökülmüş, yarı kurulmuş, metal ve ahşap borulardan bir orman gibi yükselen bir org. “Viyana’daki eski bir konser salonundan,” dedi Harun, onun bakışını görünce. “Bina yıkılırken bir müzayedede aldım. Dokuz yıldır parça parça yeniden kuruyorum. Kasabadakiler gece yarısı duydukları şarkıyı bana borçlu.”
“Neden gece yarısı?”
“Çünkü dere sesi o saatte en alçak,” dedi Harun. “Borunun gerçek sesini ancak o zaman duyabiliyorum.”
Akşam yemeğini salonun ucundaki büyük taş ocağın başında yediler: tandırda pişmiş ekmek, kavurma, bir kâse ayran. Harun az konuşuyordu ama dinlemeyi biliyordu. Yasemin ona işini anlattı: Ani’deki kilise kalıntılarının yankısını, Hasankeyf’te sular yükselmeden önce kaydettiği mağara seslerini, artık hiçbir yerde var olmayan sesleri sakladığı arşivi. “Yani siz ölü seslerin bekçisisiniz,” dedi Harun, gülümseyerek. Yasemin itiraz etmedi. Bir bakıma doğruydu. Son iki yılını, insanların değil taşların sesini dinleyerek geçirmişti.
İlk gece Yasemin yatağına uzandığında saat on ikiyi gösteriyordu. Önce derinden, taşın içinden gelir gibi bir uğultu duydu. Sonra tek bir nota, uzun, titrek, yalnız. Sonra bir başkası. Yasemin yorganı çenesine çekti ve kendini bir hikâyenin ortasında buldu: karla örtülü bir vadi, sönmeye yüz tutmuş bir soba, alt kattan yükselen, insan sesine tehlikeli derecede benzeyen bir org. Uyuyamadı. Sabaha kadar dinledi. Ve garip bir şekilde, hiç korkmadı.
İkinci gün Yasemin kasabayı dolaştı. Bitlis kalesinin eteğindeki dar sokaklarda, karın altından yükselen siyah taş duvarların arasında mikrofonunu tuttu: çeşmelerin donmaya direnen şırıltısını, bir fırının kepenginin açılışını, minareden dağılan ezanın taş evlere çarpıp geri dönüşünü kaydetti. Kahvede oturan yaşlı adamlar ona konağın hikâyesini bir kez daha anlattılar, her seferinde biraz daha süsleyerek. Birine göre org kendi kendine çalıyordu, birine göre bir sevdalının ruhu. Yasemin hepsini kaydetti. Bir hikâyenin sesi de bir sesti.
Mahzendeki fısıltı
Üçüncü gün, kasabalıların uyarısını hiçe sayarak mahzene indi. Yanında kayıt cihazı ve bir el feneri vardı. Mahzen, konağın altına oyulmuş, kubbeli, eliptik bir odaydı; tavanı tek bir taş kemerden oluşuyordu ve duvarlarında eski şarap küplerinin izleri duruyordu. Yasemin mikrofonu odanın bir ucuna yerleştirdi, sonra öbür uca yürüdü ve deneme yapmak için, en alçak sesiyle, neredeyse dudaklarını kıpırdatmadan fısıldadı.
Ne fısıldadığını sonradan hatırlamak istemedi. Yorgundu, yalnızdı, iki yıldır kimse ona dokunmamıştı ve konağın taşları o sabah tuhaf bir şekilde sıcak gelmişti. “Kal,” demişti. Kime söylediğini bilmeden. Belki kendine.
Akşam odasında kayıtları dinlediğinde kanı dondu. Kendi fısıltısı vardı orada, kristal gibi net, sanki kulağının dibinde söylenmiş gibi. Ama arkasında bir şey daha vardı: birkaç saniye sonra, aynı netlikte, bir erkek sesi, onun kelimesini tekrarlıyordu. “Kal.”
Yasemin cihazı elinde tutarak atölyeye indi. Harun orgun başında, kollarını sıvamış, bir borunun ağzına ince bir balmumu şerit sürüyordu. Mumların ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, öbür yarısını gölgeye gömüyordu. Yasemin hiçbir şey söylemeden kaydı çaldı. Harun’un elleri durdu.
“Fısıldayan galeri,” dedi Harun sonunda, gözlerini ondan kaçırmadan. “Mahzenin kemeri eliptik. Bir uçta söylenen en küçük ses, öbür uçta kulağa söylenmiş gibi duyulur. Ben o sabah mahzenin öbür ucundaydım, küplerin arkasında, eski bir boru arıyordum. Sizi duydum. Sizin beni görmediğinizi fark ettim. Ve bir aptal gibi…”
“Cevap verdiniz.”
“Cevap verdim.” Mumun alevi titredi. “Sonra da utancımdan saklandım. Üç gündür size nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum. Bu konakta hayalet yok Yasemin Hanım. Yalnızca yalnız bir org yapımcısı ve çok iyi bir akustik var.”
Vox humana
Yasemin uzun süre konuşmadı. Odanın soğuğu, mumların balmumu kokusu, dışarıda donmuş derenin altından gelen o derin, sürekli ses… Hepsi bir hikâyenin perdesini oluşturuyordu ve o, ilk kez, bir hikâyeyi kaydetmek yerine içinde yaşamak istediğini fark etti.
“Hangi boruyu arıyordunuz?” diye sordu sonunda.
Harun orgun ön tarafındaki kısa, garip biçimli bir sıra boruyu gösterdi. “Vox humana,” dedi. “İnsan sesi. Bu orgun en zor yazmacı. Dokuz yıldır doğru sesi bulamadım. Hep bir şey eksik kaldı. Bir nefes, bir titreme.” Durdu. “O sabah mahzende sizin fısıltınızı duyduğumda, eksik olanın ne olduğunu anladım.”
Yasemin orgun başındaki uzun ahşap sıraya, onun yanına oturdu. “Çalın,” dedi.
Harun çaldı. Tek bir akor, sonra ağır ağır gelişen bir melodi. Vox humana borularından yükselen ses, odanın taş duvarlarına çarpıp geri döndü ve Yasemin onu yalnızca kulaklarıyla değil, göğsüyle, sırtıyla, ellerinin ayasıyla duydu. Mumların alevleri sesle birlikte titriyordu. Sonra Harun bir notayı uzattı; sonsuza dek, sanki bir soru soruyormuş gibi. Yasemin elini onun klavyedeki elinin üstüne koydu. Nota sustu.
“Kal demiştim,” dedi Yasemin, sesi neredeyse mahzendeki kadar alçaktı. “Kime söylediğimi bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Yalnız, bu kez fısıldamayacağım.” Yüzünü ona çevirdi. “Kal.”
Harun’un parmakları onun elinin altında hafifçe döndü, avucunu avucuna kapattı. “İstiyor musunuz?” diye sordu, son bir kez emin olmak için. “Bu konağın hikâyelerinden biri olmak zorunda değilsiniz.”
“Olmak istiyorum,” dedi Yasemin. “Ama sondan bir öncekine kadar ben anlatacağım.”
Harun onu öptü. Dudakları balmumu ve soğuk hava tadındaydı; elleri, borulara dokunurken olduğu gibi titiz ve sabırlıydı, her dokunuşta bir sesin doğru yerini arıyordu sanki. Yasemin’in sırtı orgun soğuk ahşabına değdiğinde, borular, birinin eli kazara bir tuşa bastığı için, derin ve uzun bir nota bıraktı havaya. İkisi de güldü, nefes nefese. Sonra Harun uzanıp mumları birer birer söndürdü ve atölye, sesin taşlarda yavaşça söndüğü bir karanlığa gömüldü.
Sabaha karşı, kar yeniden yağmaya başladığında, Bitlis’in dar sokaklarında uyanık olan birkaç kişi konağın yine şarkı söylediğini duydu. Ama bu kez başka bir şarkıydı, diye anlattılar ertesi gün kahvede. Daha sıcak, daha yavaş. Ve bu kez, yemin ettiler, org tek başına değildi.
Yasemin o sabah mahzene inip mikrofonu topladığında cihazın gece boyunca açık kaldığını gördü. Kulaklığı taktı, korkuyla, merakla. Kayıtta ne fısıltı vardı ne ayak sesi; yalnızca orgun sabaha karşı çalınan o yavaş şarkısı, taşların içinden süzülüp kemerde çoğalan, iki kişinin nefesi gibi inip kalkan bir şarkı. Dosyanın adını değiştirdi ve arşive, projenin son kaydı olarak ekledi: “Bitlis, taş konak. Vox humana. Nihayet tamam.”
#bitlis#gotik#kış gecesi#konak#org
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →