Anal Sex Hikayeleri
Bozburun Tersanesinde Yıllardır Saklanan Fısıltı
Nermin, kızaktaki guletin ölçülerini ararken kocasının yelken bezine dikilmiş bir not bulur. Not, kendi defterindeki satırın aynısıdır.
Nermin Aksoy’un elleri reçine, talaş ve deniz tuzu kokardı; on bir yıllık kocası Cem bunu ilk tanıştıkları gün söylemiş, o günden beri de söylemeyi bırakmamıştı. Otuz sekiz yaşındaydı ve Bozburun’un küçük tersanesinde kızağa çekilmiş otuz iki metrelik bir guletin kaburgalarını tek tek yeniliyordu. Kasabada ona “usta” diyen erkekler artık sesini alçaltmadan konuşuyordu; bu, yirmi yılın emeğiydi.
Cem kırk bir yaşındaydı, tersanenin hemen üstündeki taş binada yelken dikiyordu. Akşamları kapıyı kapatıp aynı yokuşu çıkar, aynı balkonda, aynı rakıyı, aynı zeytinle içerlerdi. Severlerdi birbirlerini. Ama son bir yıldır aralarında, ikisinin de adını koymadığı ince bir boşluk vardı; iki tahta arasında kalafatı eksik bir derz gibi, su almıyor ama ses veriyordu.
Guletin sahibi, Marmaris’ten gelen huysuz bir armatördü ve tekneyi sezon açılmadan, yani on iki gün içinde suda görmek istiyordu. Nermin geceleri yatağa girdiğinde hâlâ kafasında kaburga açıları, kalafat ipleri, zift kazanının ısısı dönüyordu. Cem’in eli beline uzandığında çoğu zaman “Yarın,” diyordu. Yarın da bir sonraki güne kalıyordu. İkisi de bunun yorgunluktan ibaret olmadığını biliyordu ama ikisi de üstüne gitmiyordu.
O salı, Nermin guletin eski ölçü planını ararken Cem’in atölyesine girdi. Masada yarım kalmış bir flok yelkeni duruyordu. Bezi kaldırdığında iç kenara, ancak dikenin görebileceği bir yere, kırmızı iplikle işlenmiş tek satırı gördü: “Bir gün sorarsa, evet diyeceğim.”
Kızaktaki teknenin defteri
Nermin’in bir defteri vardı. Tersanedeki dolabın en dibinde, zımpara kâğıtlarının altında dururdu. İçinde ölçüler, ağaç cinsleri, bir de en son sayfada yazmaya utandığı, ama silmeye de kıyamadığı birkaç satır vardı. Satırlardan biri, aylardır aklının bir köşesinde gezinen, Cem’le hiç konuşmadıkları, belki de hiçbir zaman konuşmayacakları bir istekti. Daha önce hiç denemedikleri bir yakınlık. Güvenle, sabırla, yavaşça açılması gereken bir kapı.
Yelkendeki kırmızı satırı okuduğunda yüzü yandı. Cem defteri bulmuş muydu? Yoksa bu bir tesadüf müydü? Bezi yerine koydu, ölçü planını unuttu ve aşağı indi.
Akşam balkonda Cem her zamanki gibi zeytinin çekirdeğini avucuna bıraktı, denize baktı. Koyun karşısındaki adacıkta bir fener yanıp sönüyordu. Nermin rakısını bir yudumda bitirdi.
“Atölyene girdim bugün,” dedi.
Cem başını çevirmedi. “Biliyorum. Flok yelkeni kımıldamış.”
“Kırmızı ipliği gördüm.”
Bir süre yalnızca cırcır böcekleri konuştu. Sonra Cem, hiç tanımadığı bir çekingenlikle, “Defterini iki ay önce buldum,” dedi. “Zımpara almaya gitmiştim. Okumamam gerekirdi, biliyorum. Ama son sayfayı okudum. Sonra eve gelip bir hafta uyuyamadım; çünkü o satırı ben de yıllardır içimde taşıyordum ve sana söylemeye cesaret edememiştim.”
Nermin’in kulaklarında deniz uğulduyordu. “Neden yelkene yazdın?”
“Çünkü sana söyleyemiyordum. Bir yere yazmazsam boğulacaktım. Yelken, rüzgârı tutan bir şey. Bekler, sabreder. Ben de bekledim.”
Pruva kelimesi
Nermin güldü; içinden yükselen, biraz utanmış, biraz da rahatlamış bir kahkahaydı bu. On bir yıldır aynı yatağı paylaştıkları adamın, onun en mahrem satırını okumuş olmasına kızmalıydı belki. Ama kızamadı. Çünkü o satır artık tek kişilik değildi.
“Konuşalım o zaman,” dedi. “Ama doğru dürüst. Bir tekne planı konuşur gibi.”
Cem nihayet ona döndü. Yüzünde balkon lambasının sarı ışığı, gözlerinde suya ilk kez inen bir teknenin heyecanına benzer bir parıltı vardı. “Tamam. Ölçülerden başlayalım.”
Saatlerce konuştular. Belki ömürleri boyunca hiç bu kadar açık konuşmamışlardı. Nermin, neden aklına takıldığını, neyi merak ettiğini, nelerden çekindiğini anlattı. Cem kendi korkularını söyledi: onu incitmekten, hayal kırıklığına uğratmaktan, istemediği bir şeye “evet” dedirtmekten korkuyordu. Nermin elini onun dizine koydu.
“Kimse kimseye bir şey dedirtmeyecek,” dedi. “Ben de istiyorum. İkimiz de istiyoruz. Ama acele etmeyeceğiz. Bu bir yarış teknesi değil, gulet.”
“Durmak istersen?”
Nermin bir an düşündü. “Pruva,” dedi. “Pruva dersem her şey orada biter. Soru yok, surat asmak yok. Sen de dersen aynısı.”
“Pruva,” diye tekrarladı Cem, kelimeyi dilinde tartar gibi. “Teknenin en önü. Yolu ilk karşılayan yer.”
“O yüzden.”
O gece yalnızca konuştular. Ertesi gece de. Üçüncü akşam Nermin işten erken çıkıp atölyeye, Cem’in yanına çıktı; yelken bezlerinin arasında, makinenin tıkırtısı eşliğinde, aklındaki son soruları da sordu. Ya beklediği gibi olmazsa? Ya ikisi de mahcup olur, sonra bir daha bu konuyu açamazlarsa? Cem dikişi bıraktı, iğneyi bezin kenarına sapladı.
“O zaman da konuşuruz,” dedi. “Olmazsa olmaz. Ben seninle bir şeyi denemek için değil, seninle konuşabilmek için buradayım. Asıl korktuğum şey, bu bir yıl boyunca birbirimize hiçbir şey söylememiş olmamızdı.”
Nermin ona uzun uzun baktı. Cem’in şakaklarındaki griler çoğalmıştı; parmak uçları iğne batmaktan nasır bağlamıştı. Onu ilk gördüğü gün de böyle bir yelkenin başındaydı, ağzında iğne, kaşları çatık. O zaman yirmi yedi yaşındaydı ve bir adamın bu kadar dikkatle bir şeyi dikebileceğine şaşırmıştı. Şimdi aynı dikkatin kendisine yöneldiğini hissediyordu.
“Cuma,” dedi Nermin. “Gulet perşembe akşamı biter. Cuma benim.”
“Cuma senin,” dedi Cem. “Ama fikrini değiştirirsen cumartesi de olur, gelecek ay da. Ya da hiç.”
Nermin bir şeylerin değiştiğini, aradaki ses veren derzin sessizce kapandığını hissetti. Gündüzleri tersanede tahtaya rende vururken Cem’in üst kattaki penceresine bakıyor, onu orada, kendisini izlerken buluyordu. Kasabanın bakkalı bir sabah ona “Hayırdır usta, bu aralar hep gülüyorsun,” dedi. Nermin cevap vermedi; gülmeye devam etti.
Kalafat ve sabır
Cuma akşamı Cem eve erkenden geldi. Yatak odasının penceresini açtı, perdeyi denizden gelen rüzgâra bıraktı. Komodinin üstüne Nermin’in tersanede kullandığı küçük gaz lambasını koymuştu; ışığı yumuşak, titrek, sıcaktı. Yatağın kenarında bir havlu, bir de lavanta kokulu bir şişe duruyordu. Her şey bir tekneyi suya indirmeden önceki gece gibi titizlikle hazırlanmıştı.
Nermin kapıda durdu. Kalbi, ilk kez tek başına bir omurga kurduğu günkü gibi çarpıyordu. “Hâlâ istiyor musun?” diye sordu Cem.
“İstiyorum,” dedi Nermin. “Sen?”
“Yıllardır.”
Önce sarıldılar, uzun uzun. Cem’in elleri Nermin’in sırtında, tersanenin bütün yorgunluğunu tek tek çözer gibi gezindi. Öpüşmeleri tanıdıktı ama içinde yeni bir dikkat vardı; ikisi de birbirine ilk kez bakar gibiydi. Nermin onun nefesini ensesinde hissetti, sıcak ve sabırlı. Cem her adımda durup sordu: “Böyle mi? İyi misin?” Nermin her seferinde cevap verdi, kimi zaman bir kelimeyle, kimi zaman yalnızca elini onun eline bastırarak.
Bir ara durdular. Nermin derin bir nefes aldı, gülümsedi. “Pruva demeyeceğim,” dedi. “Ama yavaş.”
“Yavaş,” dedi Cem. “Kalafat gibi. Acele edersen su alır.”
Nermin güldü, gülüşü yarıda bir iç çekişe dönüştü. Sonrası, ikisinin de yıllarca kelimelere dökmeye cesaret edemediği, ama şimdi nefesle, sabırla, güvenle konuştukları bir dildi. Gaz lambasının alevi rüzgârla eğildi, doğruldu, yeniden eğildi. Dışarıda koyun sularında bir balıkçı teknesinin motoru uzaklaştı. Cem lambayı söndürdüğünde oda karanlıkla değil, denizden yansıyan ay ışığıyla doldu; geri kalanı o ışığa ve o geceye aitti.
Sabah Nermin her zamankinden erken uyandı. Cem yanında, yüzüstü, bir eli onun belinde uyuyordu. Nermin sessizce kalktı, tersaneye indi, dolabın dibinden defterini çıkardı. Son sayfadaki satırın yanına küçük bir işaret koydu: tekne yapımcılarının, tamamlanmış bir kaburgayı gösterdiği eğik çizgi.
Sonra kalemi bıraktı, bir süre durdu ve sayfanın en altına yeni bir satır yazdı. Henüz kimseye söylemediği, belki de bir sonraki yelkene kırmızı iplikle işlenecek bir satır.
Kapı gıcırdadı. Cem eşikte duruyordu, saçları dağınık, gömleğinin düğmeleri yanlış iliklenmiş, elinde iki bardak çay. Bir şey söylemedi; bardaklardan birini tezgâhın üstüne, defterin yanına bıraktı. Defterin açık sayfasına bakmadı. Nermin bunu fark etti ve içinde bir şey yumuşadı: bu sefer okumamayı seçmişti. “Sen anlatırsın,” dedi Cem yalnızca, alnına bir öpücük kondurup çıkarken. “Ne zaman istersen.”
Kızaktaki gulete döndüğünde güneş Bozburun’un tepelerinden yeni yükseliyordu. Rendeyi eline aldı, tahtanın damarına bakıp gülümsedi. On bir yıl sonra ilk kez, aralarındaki her derz su geçirmezdi ve ilk kez, bunun nedeni susmaları değil, nihayet konuşmuş olmalarıydı.
#bozburun#evli çift#güven#ilk kez#tekne ustası
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →