Rol Yapma Sex Hikayeleri
Büyükada’da Gümüş Maskenin Ardındaki Ses
Adların yasak olduğu bir maskeli baloda Selin, kadife maskeli bir yabancıya kendini bırakır. Gece yarısı maskeler düştüğünde sürpriz büyüktür.
Davetiyede tek bir kural vardı: gece yarısına kadar kimse adını söylemeyecek. Otuz dört yaşındaki Selin, Büyükada’daki ahşap köşkün mermer basamaklarını çıkarken eteğinin hışırtısını kendi kalp atışından ayıramıyordu; çünkü yıllardır kafasında yazıp kimseye anlatmadığı erotik fantezi hikayesi tam da buydu, kimliğinden sıyrılmak, yalnızca bir bakış, bir ses, bir ten olarak var olmak.
Gümüş maskeyi ona Deniz yapmıştı. Otuz dört yaşındaki Deniz Sarp, Beyoğlu’ndaki atölyesinde ödüllü tiyatro kostümleri diken, iğneyi bir kılıç gibi tutan bir kadındı. Prova sırasında maskeyi Selin’in yüzüne oturtmuş, aynada uzun uzun bakmıştı. “Bu maske seni saklamaz,” demişti. “Ortaya çıkarır. Dikkatli ol, bu gece bir kişiye daha maske yaptım ve o da senin kadar huysuzdu.”
“Kime?” diye sormuştu Selin.
Deniz ağzındaki toplu iğneleri çıkarıp gülmüştü. “Kural kural, tatlım. İsim yok.”
Salon, restorasyonu yeni bitmiş tavan süslemelerinin altında mum ışığıyla yıkanıyordu. Balmumu, manolya ve deniz tuzu kokusu birbirine karışmıştı. Selin maskesini düzeltti ve bir kadeh beyaz şarap aldı. Burayı tanıyordu; köşkün yenilenmesi için sekiz ay boyunca belediye adına yazışmalar yürütmüş, proje mimarıyla neredeyse her e-postada tartışmıştı. Adam inatçıydı, ukalaydı ve cümlelerini hep “Saygılarımla” diye bitirirdi. Onu hiç görmemişti.
“Pencerenin önünde durursanız denizin ışığı maskenize vuruyor,” dedi arkasından derin bir ses. “Bunu bilerek mi yapıyorsunuz?”
Adı olmayan bir adamla vals edilir mi?
Döndüğünde siyah kadife bir maske gördü; kenarlarında Deniz’in imzası olan o ince, el işi gümüş sırma vardı. Altında düzgün bir çene, kırklı yaşlarında bir adamın kendinden emin gülümsemesi. “Belki,” dedi Selin. “Kuralı biliyorsunuz. İsim yok.”
“İsim yok,” diye tekrarladı adam. “O zaman size Ada diyeceğim. Bu gece buraya aitmişsiniz gibi duruyorsunuz.”
“Ben de size ne diyeyim?”
“Ne isterseniz. Ama ‘bey’ demeyin, kendimi belediye toplantısında hissediyorum.”
Selin kadehinin arkasına saklanarak güldü. Orkestra eski bir İstanbul valsine geçtiğinde adam elini uzattı. Selin bir an tereddüt etti, sonra parmaklarını onunkilere bıraktı. Adam onu pistin ortasına değil, sütunların gölgesine götürdü. Avucu belinin hemen üstünde, kumaşın içinden sıcaklığını hissettirecek kadar yakın ama sahiplenmeyecek kadar hafif duruyordu.
“Rahat mısınız?” diye sordu. “Fazla yakınsam söyleyin.”
“Yakın değilsiniz,” dedi Selin, kendini biraz daha ona doğru bırakarak. “Henüz.”
Konuştukça aralarında tuhaf bir tanıdıklık büyüdü. Adam tavandaki kalem işlerinden, eski ustaların boyaya yumurta sarısı kattığından, bu köşkün pencerelerinin aslında denize değil rüzgâra göre açıldığından söz ediyordu. “Pencere doğramalarını aslına uygun yaptırmak için kimlerle kavga ettim, bilemezsiniz,” dedi. Selin’in adımı bir an şaştı. Bu tutkuyu, bu ayrıntı sevdasını bir yerden biliyordu ama çıkaramıyordu. Belki de çıkarmak istemiyordu. Bu gece bir oyundu ve oyunun güzelliği adların yokluğundaydı.
Vals bittiğinde adam eğildi, dudakları kulağının kıvrımına değecek kadar yaklaştı. Nefesi şarap ve kekik kokuyordu. “Bahçede, manolya ağacının altında bir bank var. Gelmek isterseniz on dakika sonra oradayım. İstemezseniz size iyi bir gece dilerim ve sözüm söz, bir daha yaklaşmam.”
Sonra gitti. Selin sütunun soğuk mermerine yaslandı ve saatine baktı. On dakika, hiç bu kadar uzun görünmemişti.
Maske insanı saklar mı, yoksa ele mi verir?
Selin on dakikanın dokuzunu salonun kenarında, kadehini evirip çevirerek geçirdi. İş hayatında her kararı üç kez tartan, her e-postayı göndermeden önce baştan okuyan bir kadındı. Son ilişkisinden bu yana geçen iki yılda kimseye yanaşmamış, arkadaşlarına “Önce düzen, sonra kalp” demişti.
Kalabalığın içinden kırmızı bir pelerin süzüldü; Deniz, kendi yaptığı tüylü bir maskenin ardında, yanından geçerken kulağına eğildi. “Gidecek misin?”
“Nereye gideceğimi nereden biliyorsun?”
“Çünkü o kadife maskeyi diktiğim adam, prova boyunca pencerelerden başka hiçbir şeyden söz etmedi. Bu gece ise ilk kez sustu.” Deniz göz kırptı ve kalabalığa karıştı.
Selin kadehini bıraktı. Şimdi adını bilmediği bir adamın sesine doğru yürüyordu ve bunda en ufak bir pişmanlık yoktu. Belki de maskenin işi buydu; insanı saklamak değil, sakladığını ortaya çıkarmak.
Bahçe, faytonların çoktan sustuğu adanın sessizliğine açılıyordu. Ağustos gecesinin ılık havası çam kokusuyla ağırlaşmış, uzaktan bir vapurun düdüğü suyun üstünden kayıp gelmişti. Selin bankın yanına geldiğinde adam ayağa kalktı ama ona dokunmadı; yalnızca bekledi.
“Geldim,” dedi Selin. “Çünkü istedim.”
“Sizi öpmek istiyorum,” dedi adam, sesi ilk kez hafifçe titreyerek. “İzin verir misiniz?”
Cevap yerine Selin onun yakasından tuttu ve kendine çekti. İlk öpücük temkinliydi, bir soru gibi; ikincisi cevaptı. Adamın parmakları ensesindeki saçlara karıştı, Selin’in nefesi boğazında bir yerde takıldı. Kadife maske yanağına sürtündükçe teninin her noktası uyanıyordu. Kimse olmamanın özgürlüğüyle, yıllardır kimseye göstermediği bir açlıkla karşılık verdi.
“Köşkün çatı katında bir oda var,” diye fısıldadı adam. “Restorasyon ekibinin dinlenme odası. Anahtarı bende.”
“Anahtar neden sizde?” diye sordu Selin, nefes nefese gülerek.
“Gece yarısından sonra söylerim.”
“Ya gece yarısından önce kaçarsam?”
“O zaman anahtarın hikâyesi benimle kalır,” dedi adam, alnını onun alnına dayayarak. Manolyanın ağır, kremsi kokusu tepelerinden süzülüyordu. “Ama sizi bir şeyde uyarayım, Ada. Ben çok inatçı bir adamımdır. Bir kapıyı açmaya karar verdiysem, sekiz ay da beklerim.”
Selin’in içinde küçük bir alarm çaldı; sekiz ay. Sonra adamın parmakları bileğinin iç yüzünde, nabzının attığı yerde durdu ve alarm sustu.
Çatı katında saat on ikiyi vurunca ne olacak?
Daracık ahşap merdivenler gıcırdarken elini hiç bırakmadı. Odada taze cila ve keten kokusu vardı; küçük penceresinden Heybeliada’nın ışıkları görünüyordu. Selin sırtını ona döndü, elbisesinin fermuarını gösterdi ve omzunun üstünden baktı. “Yavaş,” dedi. “Her şeyi duymak istiyorum.”
Adam onu kendine çevirdiğinde maskelerin kenarları birbirine takıldı; ikisi de güldü ama kimse maskesini çıkarmaya kalkmadı. “Kural kural,” dedi adam. Parmak uçları köprücük kemiğinin çizgisini, omzunun yuvarlağını, eski bir duvarın kalem işini ilk kez keşfeden bir usta dikkatiyle izledi.
“Devam edeyim mi?” diye sordu.
“Evet,” dedi Selin bir kez, sonra bir kez daha, bu sefer daha alçak sesle. “Sakın durma.”
Sonra yeniden pencereye döndü. Adam fermuarı santim santim indirirken her seferinde durdu, sırtına bir öpücük bıraktı, sonra devam etti. İpeğin omuzlarından kayışı, teninin üstünde bir su damlası gibi serindi. Selin pencerenin serin camına avuçlarını dayadı. Aşağıda orkestra son parçasını çalıyordu; yukarıda, maskelerin ardında iki yabancı birbirini ezberliyordu. Masadaki mum söndüğünde ikisi de fark etmedi.
Köşkün saat kulesi on ikiyi vurduğunda Selin adamın göğsünde, dağınık çarşafların arasındaydı. Maskesini çıkardı, adamınkini de yavaşça kaldırdı. Tanımadığı bir yüzdü; sıcak kahverengi gözler, şakaklarında erken bir grilik.
“Ben Selin,” dedi. “Belediyeden. Bu gece aslında, sekiz aydır pencere doğramaları yüzünden kavga ettiğim mimarı görmeye gelmiştim.”
Adam önce dondu, sonra öyle bir kahkaha attı ki ahşap tavan titredi. “Kırk bir yaşındayım ve hayatımda ilk kez bir tartışmayı kaybettiğime bu kadar sevindim,” dedi. “Saygılarımla, Harun.”
“Çatı katının anahtarı bu yüzden bende,” diye ekledi, hâlâ gülerek. “Bir de itiraf edeyim, son e-postanı okurken kızgın olduğun kadar haklı olduğunu da düşünmüştüm.”
“Deniz biliyordu,” dedi Selin, birden doğrularak. “İkimizin maskesini de o yaptı.”
“Bana da bir şey söylemişti,” dedi Harun. “Bu gece biri seni pencereden tanıyacak, demişti. Ben de deli olduğunu düşünmüştüm.”
“Demek ikimiz de bir terzinin oyununa geldik.”
“Ben buna oyun demem,” dedi Harun, parmağıyla onun alnında maskenin bıraktığı ince izi takip ederek. “Restorasyon derim. Bazı şeyler aslına döndürülmeyi bekler.”
Selin yüzünü yastığa gömüp güldü. Sonra başını kaldırdı, parmağını adamın dudaklarına koydu.
“Pazartesi yine tartışacağız,” dedi. “Ama bu gece pencereler senin dediğin gibi açık kalsın.”
Harun kalkıp pencereyi sonuna kadar açtı. Dışarıdan çam, deniz ve bitmekte olan bir partinin son kahkahaları doldu. Selin komodinin üstünde duran iki maskeye baktı; gümüş olanın içine, tam alnının değdiği yere, Deniz’in el yazısıyla küçük bir not iliştirilmişti. Daha önce hiç fark etmemişti.
#büyükada#gizem#maskeli balo#yabancı
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →