Tren Sex Hikayeleri
Doğu Ekspresi’nde Daktiloyla Yazılmış Bir Sır
Bir kavanozdan çekilen not, Ece ile Mert'i yataklı vagonda iki yabancı casusa dönüştürür. Mühürlü zarfta ise kimsenin beklemediği bir sır vardır.
Kavanozdan çektiği notu yazan kendisiydi ve sevgilisi bunu bilmiyordu. En azından Ece, Ankara Garı’na yürürken çantasındaki katlanmış kâğıdı üçüncü kez yoklayarak öyle sanıyordu.
Yirmi dokuz yaşında, son derece mantıklı bir harita mühendisiydi; yine de bir yıl önce Mert’le mutfak rafına koydukları cam kavanoz yüzünden kalbi şimdi bir lokomotifin pistonları gibi çalışıyordu. Kavanozun kuralı basitti: ikisi de içine istedikleri kadar erotik fantezi atar, notlar el yazısı ele vermesin diye Mert’in dedesinden kalma daktiloyla yazılır, çekilen not bir gün mutlaka yaşanır. Daktilonun tuşları ağırdı, her harf kâğıda küçük bir yumruk gibi inerdi; Ece o notu yazdığı gece, sesi duyulmasın diye makinenin altına havlu sermişti.
Notta tek bir cümle vardı: Bir yataklı vagonda, birbirini tanımayan iki casus.
Otuz bir yaşındaki Mert biletleri o akşam heyecanla almıştı. Sonra kuralları masaya yatırmışlardı: Oyun Kırıkkale’de başlayacak, ikisinden biri “Sarıkamış” derse anında bitecek, ertesi sabah kimse kimseye hesap sormayacaktı. Bir de Mert’in son dakika eklediği bir şart vardı: istasyona ayrı ayrı gidecek, trende birbirlerini ilk kez görüyormuş gibi davranacaklardı.
Yolculuktan önceki bir hafta boyunca ikisi de oyunun ayrıntılarından hiç söz etmedi. Ece işten dönerken Ulus’taki eskicilerde eski bir palto broşu aradı, Mert gece geç saatlere kadar siyah beyaz casus filmleri izledi. Evde birbirlerine bakarken tuhaf bir utangaçlık başlamıştı; sanki aynı evde yaşayan iki insan değil, yakında tanışacak iki yabancıydılar. Bir akşam koridorda karşılaştıklarında Mert ona “İyi akşamlar hanımefendi,” demiş, Ece de gülmemek için banyoya kaçmıştı. Ece bu utangaçlığı sevdi. Uzun zamandır bir buluşmayı böyle beklememişti.
Barmen kâğıttaki sırrı nasıl sezdi?
Trenin kalkmasına bir saat vardı ve Ece’nin elleri titriyordu. Kızılay’da, Sakarya Caddesi’nin arka sokaklarından birindeki “Saat 23″e girdi; loş, ahşap tezgâhlı, plaktan eski bir Fransız şarkısının çaldığı küçük bir bar. Tezgâhın arkasındaki adam, otuz üç yaşında olduğunu sonradan öğrendiği Baran, ona bakıp hiçbir şey sormadan bir bardak soda, içine bir dilim portakal attı.
“Alkol değil,” dedi. “Yolculuğa çıkan biri için. Elindeki kâğıdı on dakikadır katlayıp açıyorsun.”
Ece kâğıdı hızla cebine soktu. “O kadar belli mi?”
“Bu barda herkes bir sır taşır,” dedi Baran, bir bardağı bezle parlatarak. “Çoğu telefonunda. Seninki kâğıtta. Bu daha cesur.” Gülümsedi. “Bir tavsiye ister misin?”
“Bilmiyorum.”
“Sırrını taşıdığın insan, çoğu zaman seninkinin aynısını taşıyordur. İnsanlar sadece önce söyleyen olmaktan korkar.”
Ece bunu bir barmen nezaketi sandı. Gara doğru yürürken rüzgâr deve tüyü paltosunun eteklerini savuruyor, kırmızı rujunun tadı dudaklarında ağır ve yabancı duruyordu. Baran’ın cümlesi, nedense, kulağında bir zil gibi çınlamaya devam etti.
Dördüncü kompartımana kim girdi?
Ece, babaannesinden kalma paltosunu giymiş, kompartımanda tek başına oturdu. Kucağında, Mert’in sabah eline tutuşturduğu mühürlü bir zarf vardı; içinde ne olduğunu bilmiyordu, bilmemesi oyunun parçasıydı. Pencereden kurşuni bozkır akıyordu. Kompartıman kolonya ve eski kumaş kokuyordu, tekerlekler raylarda tok bir ritim tutturmuştu. Tren Kırıkkale’yi geçtiğinde kapı iki kez vuruldu.
Gelen adam koyu renk bir kaşe ceket giymiş, fötr şapkasını göğsüne bastırmıştı.
“Affedersiniz hanımefendi,” dedi, sesine Ece’nin hiç duymadığı bir pürüz katarak. “Rezervasyonumda bir karışıklık olmuş. Bu kompartımanı paylaşmamızın sakıncası var mı?”
“Duruma göre,” dedi Ece, zarfı paltosunun içine saklayarak. “Sizi kim gönderdi?”
“Kimse,” dedi adam ve karşısına oturdu. “Ama birinin elinizdeki zarfla ilgilendiğini biliyorum. Ben olmasam Kayseri’de bir başkası binecek. Ve o, benim kadar kibar olmayacak.”
Ece’nin içinden bir kahkaha yükseldi, bastırdı. Mert’in bu kadar iyi oynayabileceğini bilmiyordu. Onu bir yabancı gibi süzdü: çenesindeki minik yara izi, düşünürken kaşlarını çatma alışkanlığı, ceketinden yayılan sedir ve tütün kokulu yeni bir parfüm. Hepsi tanıdıktı ve hepsi, o ceketin içinde, tehlikeli biçimde yeniydi.
“Adınız?” diye sordu Ece.
“Bu yolculukta adım yok,” dedi adam. “Sizin var mı?”
“Bu gece yalnızca bir zarfım var.”
Adam şapkasını dizine koydu ve ilk kez gülümsedi. Ece o gülüşü tanıdı ve tanımamış gibi yaptı; kalbi, rayların ritmini çoktan geçmişti.
Bir casusa güvenmenin bedeli ne?
Yemekli vagonda mercimek çorbası içerken birbirlerini sorguladılar. Beyaz örtülü masada çatal bıçaklar trenin her sarsıntısında hafifçe şıngırdıyor, garson tepsisini dengelemek için adımlarını yaylandırıyordu. Adam zarfı vermesi için gerekçeler sıraladı; Ece her birini tek tek çürüttü.
“Kayseri’de binecek o kaba adam,” dedi Ece, “neye benziyor?”
“Bana,” dedi adam. “Ama sizi benim kadar uzun izlememiş biri.”
“Peki siz kime çalışıyorsunuz?” diye sordu adam, ekmeğini bölerken.
“Haritalara,” dedi Ece. “Haritalar yalan söylemez. İnsanlar söyler.”
“O hâlde bu gece hangisisiniz? Harita mı, insan mı?”
Ece cevap vermedi, yalnızca kadehini kaldırdı; vagonun camında yansımaları yan yana titriyordu.
Masanın altında bir ara dizleri birbirine değdi, kimse çekmedi. Erciyes’in karlı silueti karanlıkta kaybolurken adam öne eğildi.
“Zarfın içinde ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Ece.
“Biliyorum,” dedi adam. “Ama inanın, taşıdığınız sırdan çok sizi merak ediyorum.”
“Size bir teklifim var,” dedi alçak sesle. “Zarfı istemiyorum. Bana güvenip güvenmeyeceğinizi bilmek istiyorum. Gerisi sizin kararınız. Hayır derseniz Sivas’ta inerim.”
“Ya evet dersem?”
“O zaman kompartımanın kapısını kilitler ve sizi, istediğiniz kadar uzun öperim.”
Ece ayağa kalktı, elini uzattı. “Evet,” dedi. “Ve acele etmeyin.”
Kapı kilitlendiğinde ikisi de bir an hareketsiz kaldı. Adam şapkasını ranzanın kenarına bıraktı, sonra Ece’nin yüzünü ilk kez görüyormuş gibi uzun uzun seyretti.
“Kırmızı ruj,” dedi. “Casuslar dikkat çekmemeye çalışmaz mı?”
“Bazıları,” dedi Ece, “tam da dikkat çekmek için yola çıkar.”
Ve onu kendine çeken o oldu. Kompartımanda yalnızca başucu lambası yanıyordu, sarı ışığı paltonun deve tüyünü bal rengine boyuyordu. Tren rayların üstünde ritmik bir ninni söylerken adam paltoyu omuzlarından indirdi, dudaklarını ensesine bıraktı. Ece onun gömleğine tutundu; dar ranzanın, sallanan duvarların, karanlıkta akıp giden bozkırın içinde bütün bir yolculuk o dokunuşa sığıyormuş gibi.
“İyi misin?” diye fısıldadı adam bir ara, oyunun dışından, Mert’in kendi sesiyle.
“Çok iyiyim,” dedi Ece. “Sarıkamış’a daha çok var. Devam et, casus.”
Lamba söndü; bir yerlerde, adını bilmedikleri bir istasyondan hiç durmadan geçtiler. Ece uykuya dalmadan önce son bir kez zarfı yokladı. Mühür hâlâ sağlamdı ve içindeki şey, nedense, onu korkutmaya başlamıştı.
Gece bir istasyonda tren kısa bir süre durdu. Peronda bir çaycının sesi, buz tutmuş camın ardında sarı bir lamba. Ece uykuyla uyanıklık arasında Mert’in nefesini dinledi ve zarfın, oyunun bir parçası mı yoksa başka bir şey mi olduğunu düşündü. Tren yeniden sarsıldığında cevabı bulamadan uyudu.
Mühürlü zarfta kimin sırrı vardı?
Sabah Erzincan’ın karlı tepeleri pencereyi doldurduğunda Ece, Mert’in koluna yaslanmış, sonunda mühürlü zarfı açıyordu. Kompartımana çay ve simit kokusu doluyordu, camın kenarında buz çiçekleri vardı. İçinden, aynı eski daktiloyla yazılmış ikinci bir not çıktı: Bir yataklı vagonda, birbirini tanımayan iki casus.
Ece donakaldı. “Bunu ben yazmıştım,” dedi. “Kavanozdan çektiğim not benimdi.”
“Biliyorum,” dedi Mert gülümseyerek. “Kâğıdı açarken kızardın, o an anladım. Bu da benim; bir yıl önce, senden bir gün sonra yazıp atmışım. Daktilonun altında bir havlu buldum o gece. Senin havlunu. Gülümsedim ve aynı cümleyi yazdım.”
“Neden söylemedin?”
“Sen neden söylemedin?”
İkisi de güldü. İkimiz aynı hafta aynı hayali kurmuşuz, diye düşündü Ece, ve hiçbirimiz söylemeye cesaret edememişiz. Baran’ın sesi kulağında yeniden çınladı: İnsanlar sadece önce söyleyen olmaktan korkar.
Tren uzun bir düdük çaldı. Ece iki kâğıdı yan yana koydu, sonra dışarıda kar altında kıvrılan Kars yoluna baktı; artık hangi casusun hangi sırrı taşıdığının hiçbir önemi kalmamıştı.
Mert kâğıtları özenle katlayıp cüzdanına yerleştirdi. Sonra, sanki önemsiz bir şeymiş gibi, pencereye bakarak ekledi: “Bu arada, kavanozda bir not daha var. Dün sabah, zarfı eline tutuşturmadan hemen önce attım. Bu sefer onu kimin yazdığını tahmin edemeyeceksin.”
#doğu ekspresi#fantezi kavanozu#rol oyunu#tren
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →