Spor Salonu Sex Hikayeleri
Doksan Dört Sabah Boyunca Açık Unutulan Kapı
Derya üç ay boyunca boks salonunun altıda açıldığını sandı. Belediyenin kapıya astığı tek bir kâğıt, antrenörü Baran'ın sakladığı her şeyi söyledi.
Kum torbası her vuruşta zincirinde biraz daha döndü ve Derya Kılınç, on ikinci düz yumrukta, aynadaki yüzünün ilk kez gülmediğini fark etti. Saat altıyı yirmi geçiyordu. Uşak’ın eski boyahaneler sokağında, tavanından hâlâ indigo lekeleri sızan bir yapının içindeki küçük boks salonunda, ondan ve antrenöründen başka kimse yoktu. Üç aydır her sabah böyleydi; dışarıda sokak henüz uyanmamış, içeride yalnızca torbanın zinciri gıcırdıyordu.
Otuz bir yaşındaydı, şehrin en büyük battaniye fabrikasında boya kimyageriydi ve hayatını renklerin tutup tutmadığını ölçerek geçiriyordu. Spor salonuna ilk geldiğinde, kimseye söylemediği bir sebebi vardı: fabrikada bir toplantıda sesi titremiş, söyleyeceği şeyi yutmuştu. Bir daha yutmak istemiyordu. Bunun yumrukla ne ilgisi olduğunu bilmiyordu; yalnızca bir yere vurmak istiyordu.
“Omzun düştü,” dedi Baran Özer, torbanın arkasından. “Yorulunca omzunu bırakıyorsun. Yorulmadığın zamanlarda da bırakıyorsun aslında, yalnızca daha az.”
Sabah altıda kimin için ışık yanar?
Baran otuz dört yaşındaydı. Bir zamanlar orta sıklette milli takım kampına kadar gitmiş, sağ elindeki bir kırık yüzünden ringden inmişti. Şimdi bu eski boyahanenin zemin katını kiralamış, duvarlara boks afişleri değil, binanın eski sahiplerinden kalan renk kartelalarını asmıştı. Derya ilk gün o kartelaları görünce durmuş, birinin önünde uzun süre kalmıştı: kırk yıl önce bu binada tutturulmuş bir laciverdin numarası.
“Bunu fabrikada hâlâ kullanıyoruz,” demişti. “Formülü değişmedi.”
“İyi bir renk demek ki,” demişti Baran. “İyi olan şey değişmez. Yalnızca biraz solar.”
O günden beri Derya her sabah altıda kapıdaydı. Vardiyası sekizde başlıyordu; arada bir saat ip atlıyor, kombinasyon çalışıyor, terini havluyla silip duşa koşuyordu. Kapı her sabah açıktı, ışıklar her sabah yanıyordu, Baran her sabah eldivenleri hazırlamış, onu bekliyordu. Derya bunu salonun olağan düzeni sandı. Üç ay boyunca öyle sandı.
Antrenmanlar giderek başka bir şeye dönüşmüştü, ikisi de adını koymadan. Baran ona gardı öğretirken arkasına geçiyor, dirseklerini avuçlarıyla yerine itiyor, kulağına “Çeneni göm,” diye fısıldıyordu. Derya her seferinde çenesini gömüyor, ensesinde onun nefesini duyuyor ve bir sonraki yumruğu hep biraz geç atıyordu. Pad çalışmalarında Baran’ın gözleri onun gözlerinden hiç ayrılmıyordu; pedler sağa, sola, yukarı kayıyor, Derya’nın bütün bedeni o bakışın ritmine uyuyordu. Bir keresinde ip atlarken ayağı takılmış, Baran onu düşmeden yakalamıştı. İkisi de bir an öylece kalmış, Derya’nın sırtı onun göğsüne yaslı, kalpleri aynı hızda atarken, sonra Baran hemen geri çekilmiş, “Bir dakika dinlen,” demişti, sesi gereğinden sert.
Derya o dakika boyunca dinlenmemişti. Aynadaki kendine bakmış, yanaklarının kızarıklığının yalnızca yorgunluktan olmadığını bilmişti. Fabrikada, laboratuvarın floresan ışığı altında renk numunelerine bakarken bile aklı o bir dakikaya gidiyordu. Bir boya kimyageri iki rengin birbirine geçtiği o ince sınırı iyi bilirdi; ne zaman kararsız bir ton olduğunu, ne zaman artık başka bir renge döndüğünü.
Sonra bir perşembe, kapının camına yapıştırılmış küçük bir kâğıt gördü. Belediyenin denetim tutanağıydı; Baran’ın salonunun çalışma saatlerini kayda geçirmişti. Açılış: 08.00. Kapanış: 22.00.
Derya kâğıda uzun uzun baktı. Sonra içeri girdi, eldivenlerini takmadan torbanın yanına gitti.
“Salon sekizde açılıyormuş,” dedi.
Baran bandajları sararken durdu. Başını kaldırmadı. “Açılıyor.”
“Ben altıda geliyorum.”
“Geliyorsun.”
“Üç aydır.”
“Doksan dört gün,” dedi Baran ve hemen sonra, söylediği şeyin ağırlığını fark etmiş gibi, bandajı yere düşürdü.
Bir kuralı bozmanın en temiz yolu nedir?
O sabah antrenman yapmadılar. Baran iki karton bardağa demlik çayından doldurdu, ringin kenarına oturdular, ayaklarını iplerin altından sarkıttılar. Pencereden boyahaneler sokağının sabahı görünüyordu: ilk servis minibüsleri, açılan kepenkler, simitçinin camlı arabası.
“İlk gün kapıyı açık unutmuştum,” dedi Baran. “Gece geç kalmıştım, sabah erkenden de eşyalarımı toplamaya gelmiştim. Sen girdin, ‘Antrenör siz misiniz?’ dedin. Hayır diyemedim. Ertesi gün yine geldin. Ondan sonra alarmı beşe kurdum.”
“Neden söylemedin?”
“Çünkü bir kuralım var.” Baran bardağını iki avucunun arasında çevirdi. “Üyelerimle hiçbir şey yaşamam. Bu salonda herkes güvende olacak, kimse kendini bir bakışın altında hissetmeyecek. Bunu kendime ilk gün söz verdim. Sana bir şey söylersem, ertesi sabah gelmemekte özgür olmazdın. Ya da gelirdin ama artık aynı şekilde vuramazdın.”
Derya bir süre sustu. Torba hâlâ zincirinde hafifçe dönüyordu.
“Bir şey daha var,” dedi sonunda. “Fabrika beni İzmir’deki tesise atamak istiyor. Laboratuvar şefi olarak. İki hafta içinde karar vermem lazım.”
Baran’ın yüzünde bir şey kapandı, sonra yeniden açıldı. “Gitmelisin,” dedi. “Şef olmalısın. Toplantılarda artık sesin titremez.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“İlk hafta söylemiştin. Kombinasyon çalışırken. Her yumrukta bir kelime: ‘Bir. Daha. Susmayacağım.’ Sen fark etmedin, ben ezberledim.”
Derya kalktı. Spor çantasını açtı, cüzdanından salonun plastik üyelik kartını çıkardı ve onu Baran’ın avucuna bıraktı.
“Üyeliğimi iptal ediyorum,” dedi. “Bugünden itibaren.”
Baran karta, sonra ona baktı. Gözlerinde önce şaşkınlık, sonra yavaşça yayılan bir gülümseme belirdi. “Bu çok temiz bir hamle,” dedi.
“Kimyagerim. Temiz reaksiyonları severim.” Derya ringin ipini kaldırdı, içeri girdi, ortada durdu. “Şimdi kuralın yok. Sorum var: benimle ringe çıkar mısın? Eldivensiz.”
Baran iplerin arasından geçti, karşısında durdu. Bir adım. Bir adım daha. Aralarında artık bir kol boyu bile mesafe yoktu. “Emin misin?” diye sordu, sesi alçalarak. “Hiçbir şey borçlu değilsin. Ne bana ne de doksan dört sabaha.”
“Eminim,” dedi Derya. “Borç yüzünden değil. İstediğim için.”
Gong çalmadan biten raunt
Baran’ın elleri önce yüzüne geldi; sargı bezlerinin pamuklu dokusu yanaklarında, parmak uçları kulaklarının arkasında. Derya onun bileklerini tuttu, bir an öylece bekledi, nabzını saydı; sonra parmak uçlarında yükselip onu öptü. Ter, demli çay ve kauçuk kokusu. Baran’ın nefesi kesildi, sonra Derya’nın belini sardı, onu kendine çekti; ama acele etmeden, her hareketin arasında durup gözlerinin içine bakarak, sanki her seferinde yeniden izin istiyormuş gibi.
“Omzun düşmedi,” diye fısıldadı Baran, dudaklarını onun ensesine değdirerek.
“Sus,” dedi Derya, gülerek. “Antrenmanda değiliz.”
İpler sırtına dayandı; Derya kendini onlara bıraktı, Baran’ın kollarına bıraktı. Avuçları Baran’ın sırtındaki kasların üstünde dolaştı, eski bir sakatlığın bıraktığı pürüzü buldu, orada durdu. Baran ürperdi. Kimse ona orada dokunmamıştı, belli ki; Derya bunu teninden okudu. Pencereden giren sabah ışığı ringin mavi brandasına düşüyor, ikisinin gölgesini tek bir gölge gibi uzatıyordu.
Baran bir ara geri çekildi, soluk soluğa. “Kapı,” dedi. “Kapı açık. Sekizde ilk grup gelir.”
Derya saatine baktı. Yediyi on geçiyordu. “Kilitle o zaman,” dedi. “Ve tabelayı çevir.”
Baran kapıya gitti, sürgüyü çekti, cam kapının üstündeki küçük tabelayı “Kapalı” yüzüne çevirdi. Sonra arka taraftaki soyunma odasının kapısını açtı ve eşikte durup Derya’ya döndü; elini uzattı, beklemeye razı bir el. Derya o eli tuttu. Salonun bütün ışıklarını kendisi kapattı, birer birer, ta ki yalnızca pencereden süzülen gri sabah ve zincirinde hâlâ ağır ağır dönen kum torbası kalana kadar.
Sonra, soyunma odasının dar bankında, Baran’ın omzuna başını yaslamış, ikisinin de nefesi yavaş yavaş düzelirken Derya güldü. “Neye gülüyorsun?” diye sordu Baran. “Doksan dört gün,” dedi Derya. “Bir kimyager olarak söylüyorum: bu kadar uzun süren bir reaksiyon görmedim.”
O sabah salon dokuzda açıldı. İlk grup kapının önünde on beş dakika bekledi, homurdandı, sonra dağıldı.
Derya iki hafta sonra İzmir’e gitti; laboratuvar şefi oldu ve ilk toplantısında, masanın başında, sesi titremeden konuştu. Toplantıdan çıktığında telefonunda Baran’dan tek bir mesaj vardı: “Omzun?” Derya gülerek cevap yazdı: “Yerinde. Sesim de.” Akşam lojmandaki yeni evinde, perdeleri henüz takılmamış boş salonun ortasında, koliler arasında yalnızca gölge boks yaptı; aynada, çenesini gömmüş, gözleri parlayan bir kadın vardı. Ama her cuma akşamı Uşak otobüsüne bindi. Baran da salonun yeni çalışma saatlerini belediyeye bildirdi.
Cam kapıdaki yeni tabelada artık şöyle yazıyordu: Açılış: 08.00. Cumartesi: 06.00, yalnızca bir kişiye.
#antrenör#boks salonu#sabah antrenmanı#uşak
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →