ssexhikayen ⌕

Gay Sex Hikayeleri

Eskişehir’de Porsuk Çayı’nda Kürek Çekmeyi Öğrenmek

Yirmi bir yıldır suya bakamayan bir veteriner ve sabırlı bir kano antrenörü. Eski bir gazete kupürü, ikisinin de unutamadığı bir günü geri getirir.

Sex Hikayen · 6 dk okuma · 26 Eylül 2026

Mert yirmi bir yıldır Porsuk Çayı’nın kıyısından geçerken başını suya çevirmezdi ve bunun sebebini kimseye, en yakın arkadaşına bile anlatmamıştı. Dokuz yaşında, bir bahar günü köprünün kenarından kayıp düştüğü o bulanık su hâlâ rüyalarındaydı; ağzına dolan çamur tadı, kulaklarındaki uğultu ve bir de sarı bir leke, adı hiç konmamış bir kurtarıcının can yeleği.

Otuz yaşındaydı, Eskişehir’de küçük hayvanlara bakan bir veteriner kliniği işletiyordu. Kendi gay erotik hikayesinin tam da o suyun üstünde, dar bir kanonun içinde başlayacağını söyleseler, yüzlerine şaşkınlıkla bakardı.

Korkusunu yenmek, terapistinin önerisiydi. Mert bir eylül sabahı, Sazova tarafındaki küçük kano kulübünün kapısında, kalbi ağzında duruyordu. İskelenin tahtaları ıslak, havada yosun ve güneş kremi kokusu vardı. Antrenör Barış otuz üç yaşındaydı; kolları güneşten bronzlaşmış, sesi sakin, gülüşü insanı rahatlatan türdendi.

“İlk kez mi?” diye sordu, Mert’in can yeleğinin kayışlarını tek tek kontrol ederken.

“Suya mı, kanoya mı?”

“Hangisi daha korkutucuysa.”

“Su,” dedi Mert, ve bu kelimeyi yüksek sesle söylemenin bile bir zafer olduğunu fark etti.

Barış başını salladı, hiç acımadan, hiç alay etmeden. “O zaman ilk gün suya girmeyeceğiz. Sadece iskelede oturup suya bakacağız. O da bir antrenman.” Sonra elini uzattı. Mert o eli tuttuğunda tuhaf bir şey oldu; avucunun içi, sanki onu daha önce de tutmuş gibi, hiç yabancılık çekmedi.

Bir el neden bu kadar tanıdık gelir?

Haftalar geçti. Önce iskelede oturdular, ayaklarını suya değdirmeden, yalnızca akıntının sesini dinleyerek. Sonra kanoya bindiler ama iskeleye bağlı kaldılar. Sonra Barış’ın kanosu hemen yanında birkaç metre açıldılar. Barış hiç sabırsızlanmadı. Mert her panik anında küreği bırakıp kenarı kavradığında, Barış kendi küreğini onun kanosunun burnuna dayar, “Ben buradayım, sen nefes al,” derdi.

“Bunu herkese mi söylüyorsun?” diye sordu Mert bir sabah, nefesi biraz düzeldiğinde.

“Hayır,” dedi Barış. “Çoğu insana ‘Kürek çek, düşmezsin’ derim. Sana başka bir şey lazım.”

“Ne lazım?”

“Zaman.”

Mert de ona kendi dünyasını anlattı: sabahları kliniğe getirilen korkmuş kedileri, ameliyattan önce sahiplerinin elini nasıl tuttuğunu, bir hayvanın güvenini kazanmanın acele edilecek bir iş olmadığını. “Yani sen de benim yaptığımı yapıyorsun,” dedi Barış bir gün. “Korkan birinin yanında oturup bekliyorsun.” Mert bunu hiç böyle düşünmemişti; o akşam kliniği kapatırken ilk kez kendi korkusuna da biraz şefkatle baktı.

Bazı geceler eve dönerken Barış’ın sesi kafasında yankılanıyordu. Ben buradayım. Duşun altında, sıcak suyun omuzlarından akışını hissederken bile. Bir antrenöre kapılmanın ne kadar klişe olduğunu biliyordu, ama klişe bilmek insanı hiçbir şeyden korumuyordu.

Bir akşam, antrenmandan sonra kulübün verandasında ince belli bardaklarda çay içerken Mert ona o günü anlattı. Köprüden düşüşünü, suyun ağzına dolduğunu, sonra birinin onu kolundan tutup kıyıya çektiğini. “Yüzünü hatırlamıyorum,” dedi. “Sadece sarı bir can yeleği. Bir çocuktu galiba. Kim olduğunu hiç öğrenemedim.”

Barış’ın elindeki bardak havada durdu. Kaşık tabağın kenarına çarptı, ince bir çın sesi çıktı. Hiçbir şey söylemeden kalktı ve kulüp binasının karanlığında kayboldu.

Duvardaki çatlak çerçevede kim vardı?

Birkaç dakika sonra elinde çerçevesi çatlamış bir fotoğrafla döndü. Camın arkasında, kano kulübünün eski iskelesinde, sarı can yelekli, on iki yaşlarında bir oğlan vardı; yanında bıyıklı bir adam, babası, ve köşeye iliştirilmiş, sararmış bir yerel gazete kupürü: “Kulüp sahibinin oğlu, Porsuk’a düşen çocuğu kurtardı.”

“Babam o gün beni bir hafta boyunca herkese anlattı,” dedi Barış. Sesi alçaktı. “Ama çocuğun adını hiç öğrenemedik. Ailesi onu alıp hastaneye koşturmuştu. Ben yıllarca o çocuğun yaşayıp yaşamadığını merak ettim.”

Mert fotoğrafa uzun uzun baktı. Sonra Barış’a. Yirmi bir yıl boyunca onu sudan çıkaran o eli aramış, hiç bulamamıştı; şimdi o el, çay bardağını tutmaktan bembeyaz kesilmiş halde karşısındaydı.

“Neden hiç söylemedin?” diye sordu Mert sonunda, sesi kısık.

“Bilmiyordum,” dedi Barış. “Sen anlatana kadar o çocuğun sen olduğunu bilmiyordum, yemin ederim. İlk gün elini tuttuğumda bir şey hissettim, ama bunu kendime bile söylemedim.”

“Ben de hissettim.”

Bir süre ikisi de konuşmadı. Nehirden bir ördek sürüsünün kanat sesi geldi, sonra sessizlik. Mert güldü; şaşkın, gözleri dolu, yıllardır içinde düğümlenmiş bir şeyin çözüldüğü bir gülüştü bu. Barış da güldü ve veranda, nehrin karanlık sesine karışan bu kahkahayla doldu.

“Babana söyleyecek misin?” diye sordu Mert.

“Babam üç yıl önce öldü,” dedi Barış, fotoğraftaki bıyıklı adamın yüzüne parmağıyla dokunarak. “Ama bu kulübü bana bırakırken bir şey demişti: ‘Bir gün o çocuk geri gelirse, ona kürek çekmeyi sen öğret.’ Ben de bunu bir benzetme sanmıştım.”

Mert’in boğazı düğümlendi. Verandanın tahtaları altında nehrin sesi büyüdü, sanki yirmi bir yıllık bir nefesi nihayet bırakıyordu.

Ama Mert o gece eve dönerken bir şeyden korktu, sudan çok daha fazla: Barış’a duyduğu şeyin bir minnet olduğunu düşünmesinden.

Köprülerin altından tek başına geçebilir mi?

Ekim sonunda Mert ilk kez tek başına kürek çekti. Kulüpten çıkıp şehir merkezine doğru, köprülerin altından geçerek, gondolların ve kıyıdaki kafelerin ışıkları arasında ilerledi. Küreğin suya her girişinde soğuk damlalar bileklerine sıçradı; kafelerden kızarmış çiğ börek ve kavrulmuş kahve kokusu geliyordu. Barış kıyıdan, bisikletiyle onu takip etti; her köprüde el salladı, bir keresinde ayağı pedaldan kaydı ve az kalsın kendisi suya düşecekti. Mert, kanonun ortasında, kahkahadan küreğini neredeyse bırakıyordu.

Geri döndüğünde gün çoktan batmış, iskelenin lambaları yanmıştı. Kanodan inerken bacakları titriyordu, ama bu kez korkudan değildi.

Kulüp binasında herkes gitmişti. Neopren, tahta cilası ve yağmur kokusu. Barış ona havlu uzattı; Mert havluyu aldı ama Barış’ın elini bırakmadı.

“Yirmi bir yıl önce beni sudan çıkardın,” dedi. “Ama bu konuda sana borçlu olduğum için burada değilim. Bunu bilmeni istiyorum.”

“Biliyorum,” dedi Barış. “Ben de seni kurtardığım için burada değilim. Seni haftalardır her sabah iskelede beklerken, kimseyi beklemediğim kadar beklediğim için buradayım.”

Mert bir adım yaklaştı. “Seni öpmek istiyorum. Sen de istiyor musun?”

Barış cevap olarak gülümsedi, sonra Mert’in bu gülümsemeyi yeterli saymayacağını bilerek ekledi: “Evet. Çok.”

Öpüşleri, nehrin akışı gibi önce yavaş, sonra kararlıydı. Mert’in soğuktan kızarmış parmakları Barış’ın ensesinde ısındı; Barış’ın sakalı çenesine sürtündü, nefesi çay ve nane kokuyordu. Barış onu, iskelede bir kanoyu yanaştırır gibi dikkatle kendine çekti.

“Burada mı?” diye fısıldadı Mert.

“Yukarıda küçük bir oda var. Yarış günlerinde kalıyorum.” Barış bir an durdu. “Ama acele yok. Biliyorsun.”

“Biliyorum. Ama bu sefer ben acele etmek istiyorum.”

Kapıyı kilitlediklerinde dışarıda Porsuk’un üstündeki gondolların fenerleri birer birer söndü ve nehir, yirmi bir yıl önce başlayan bir cümleyi sessizce tamamladı.

Odanın penceresi nehre bakıyordu. Dar yatağın gıcırtısı, yağmurun cama vuran ilk damlaları, Barış’ın teninde kalan nehir suyunun hafif metalik kokusu. Her dokunuştan önce birbirlerinin gözüne baktılar ve her seferinde aynı cevabı buldular.

Sabaha karşı Mert, Barış’ın göğsüne başını yaslamış halde, pencereden suya baktı. Barış’ın kalbi kulağının altında düzenli bir kürek ritmi gibi atıyordu. Yirmi bir yıldır ilk kez, başını çevirmek istemedi.

Panoya asılan yeni fotoğrafta ne yazıyordu?

Ertesi bahar kulübün panosuna yeni bir fotoğraf asıldı. İskelede, sarı can yelekli iki adam, ellerinde kürekleri, gülüyorlardı. Çatlak çerçeveli eski fotoğraf hemen yanında duruyordu. Altında Barış’ın el yazısıyla tek bir not vardı: “Kurtarılan değil, kürek arkadaşı.”

Kulübe yeni gelen bir genç, panonun önünde durup sordu: “Bu ikisi kim?”

“Biri korkusunu yendi,” dedi Barış, gözünü Mert’ten ayırmadan. “Öbürü de beklemeyi öğrendi.”

Mert artık her sabah işe gitmeden önce köprünün üstünde durup suya bakıyordu; çünkü bir zamanlar onu boğan nehrin, ona dönüş yolunu da gösterdiğini biliyordu. Ve bu sabah, cebindeki telefonda Barış’ın mesajı bekliyordu: “Bu hafta sonu Sakarya’ya kadar iniyoruz. İki kişilik kano aldım. Hazır mısın?”

Sakarya'ya inen iki kişilik kanoda Mert ile Barış'ı, nehrin henüz göstermediği bir kıvrım bekliyor.

#eskişehir#geçmişten gelen#kano#porsuk#romantik

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Bunu seveceksin Alsancak’ta Her Salı Patlayan Bisiklet Lastiği Her salı aynı tamirhaneye patlak bir lastikle gelen bir banka denetçisi. Yedinci haftada tamirci, duvara asılı yedi iç lastiği gösterir. Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış