Trans Sex Hikayeleri
Galata’daki Atölyede Son Prova Gecesi
Deniz yıllarca sevdiği adamların onu saklamasına alışmıştı. Kuzey ise prömiyerden bir gece önce ondan saklanmamasını istiyor.
Deniz Sarp mezurayı adamın göğsüne doladığında ölçünün yanlış çıktığını biliyordu; çünkü otuz dört yaşındaki kostüm tasarımcısının elleri, on iki yıllık meslek hayatında ilk kez titriyordu. “Nefesinizi tutmayın,” dedi, sesini sabit tutmaya çalışarak. “Tutarsanız ceket sahnede sizi boğar.”
“Tutmuyorum,” dedi Kuzey Aral. “Nefesim kendiliğinden kesiliyor.”
Galata Kulesi’nin gölgesindeki eski bir hanın üçüncü katında, Deniz’in atölyesi gece yarısına doğru bir masal mağarasına dönüşürdü. Tavandan sarkan kumaş topları, cansız mankenlerin üzerinde yarım kalmış korseler, masaların üzerinde boncuk kutuları, makaralar, kâğıt kalıplar. Havada buharlı ütünün sıcak nemi, kadife tozu ve Deniz’in sevdiği tütsünün, sandal ağacının hafif kokusu dolaşırdı. Pencereden İstiklal’in uzaktan gelen uğultusu, bir sokak müzisyeninin akordeonu sızıyordu.
Otuz altı yaşındaki Kuzey, Harbiye’de ertesi akşam perdesini açacak yeni bir oyunun başrolüydü ve Deniz’in onun için diktiği lacivert ceket, son provada omuzlarından sıkmıştı. Yönetmen sabah sekizde düzeltilmiş halini istiyordu. Bu yüzden ikisi gece on ikide, yarı karanlık bir atölyede, aralarında yalnızca bir mezura ile duruyorlardı.
Bir ölçü neden iki kez alınırdı?
“Kollarınızı kaldırın,” dedi Deniz.
Kuzey kollarını kaldırdı. Üzerinde yalnızca ince beyaz bir atlet vardı; omuz başlarındaki kaslar, ışığın altında gölgeli tepeler gibi yükseliyordu. Deniz mezurayı kolunun altından geçirip sırtına doladı. Parmak uçları adamın kürek kemiklerine değdi.
“Kırk sekiz,” dedi kendi kendine, sonra kaşlarını çattı. “Hayır. Bir daha.”
“Az önce de bir daha dediniz.”
“Biliyorum.”
Kuzey başını çevirdi, omzunun üstünden ona baktı. Gözleri griydi, sahne ışığı altında maviye kayan cinsten. “Deniz Hanım, size bir şey sorabilir miyim?”
“Sorun.”
“Üç haftadır her provadan sonra burada kalıyorum. Her seferinde ceketi bahane ediyorum. Siz bunun farkında mısınız?”
Deniz mezurayı yavaşça indirdi. Bu soruyu hayatında birkaç kez duymuştu, hep başka biçimlerde. Bunu kimseye söylememiz gerekmiyor, değil mi? Ya da: Seninle dışarıda görünmek istemiyorum ama… Her seferinde bir adam onu karanlık bir odada istemiş, ışıkta tanımamıştı. Ödüllerini aldığı gecelerde sahneye yalnız çıkmış, eve yalnız dönmüştü.
“Farkındayım,” dedi. “Ve size bir şey söylemem lazım, Kuzey Bey. Ben bu filmi daha önce izledim. Sonunu biliyorum.”
“Neymiş sonu?”
“Atölyede, gece yarısı, beni istiyorsunuz. Sabah prömiyerde, objektiflerin önünde, tanımıyorsunuz.” Sesi yumuşaktı ama kesin. “Ben artık o hikâyede oynamıyorum.”
Kuzey kollarını indirdi. Bir süre konuşmadı. Sonra mankenin üstünde asılı duran lacivert ceketi alıp giydi, düğmelerini iliklemeden önüne geçti.
“Yarın akşam,” dedi, “perde kapanınca selamlamaya çıkacağız. Yönetmen, oyuncular, ekip. Kostüm tasarımcısı da. Ben sizin elinizi tutmak istiyorum, Deniz. Sahnede. Herkesin önünde. Eğer siz de isterseniz.”
Işığın altında kalmak, karanlıktan daha mı zordu?
Deniz’in boğazı düğümlendi. Arkasını dönüp ütünün başına geçti, düğmesini açtı; buhar fısıldayarak yükseldi. Bir şey yapması gerekiyordu, ellerini meşgul etmesi.
“Bunu neden yapasınız?” diye sordu sonunda. “Gazeteler yazar. Sosyal medya. Menajeriniz deliye döner.”
“Menajerim bunu iki hafta önce sordu,” dedi Kuzey. “Ona ‘Ben onunla birlikte olmak istiyorum ama o henüz bilmiyor’ dedim. Bana deli dedi.”
Deniz istemeden güldü. Kahkahası buharın arasından yükseldi, kumaş topları arasında yankılandı.
“Siz gerçekten delisiniz.”
“Belki.” Kuzey ona yaklaştı, iki adım arkasında durdu. “Ama ben sizin işinize hayran olarak başladım. Üç yıl önce Kumpanya’nın Lorca oyununda gördüğüm kostümler yüzünden tiyatroya geri döndüm. Sonra sizi tanıdım. Fikirlerinizi, inadınızı, bir kumaşa bakıp nasıl hikâye çıkardığınızı. Ve şimdi, size dokunmak istediğimde ellerim titriyor. Bu bir sır değil, Deniz. Sır olmasını hiç istemedim.”
Deniz ütüyü bıraktı. Döndü. Kuzey o kadar yakındı ki ceketin lacivert kumaşından yükselen kendi diktiği astarın kokusunu duyabiliyordu.
“Ben,” dedi, sesi titredi, “kendimi size açıklamak zorunda hissetmek istemiyorum. Bedenimi, geçmişimi, hiçbir şeyi. Hiçbir sorunun cevabı olmak istemiyorum.”
“Açıklama istemiyorum,” dedi Kuzey. “Sizi tanımak istiyorum. Siz ne kadarını göstermek isterseniz o kadarını. Ve her adımda soracağım.”
Deniz uzun süre ona baktı. Sonra elini kaldırdı, ceketin açık duran ilk düğmesini parmaklarının arasına aldı.
“Bu düğme yanlış yerde,” dedi. “Bir santim yukarıda olmalı.”
“Düzeltin o zaman.”
“Ceketi çıkarmanız lazım.”
“Çıkarın,” dedi Kuzey. “Siz çıkarın.”
Bir terzi, kendi diktiği ceketi nasıl çıkarırdı?
Ceket omuzlarından ağır ağır kaydı. Deniz onu mankenin üstüne astı, sonra Kuzey’e döndü. Adam hareketsiz duruyordu, kollarını yanına bırakmış, bekliyordu. Deniz parmak uçlarını onun köprücük kemiğine koydu, atletin kenarı boyunca gezdirdi. Kuzey gözlerini kapadı.
“Size dokunabilir miyim?” diye sordu Kuzey, gözleri hâlâ kapalı.
“Evet,” dedi Deniz. “Yavaş.”
Kuzey’in elleri onun yüzüne, ince kemikli çenesine, kulaklarının arkasına sıkıştırdığı siyah saçlarına uzandı. Dokunuşu bir kumaşın dokusunu anlamaya çalışan bir terzinin dokunuşu kadar dikkatliydi. Deniz o elleri yüzünde hissederken içinde yıllardır kilitli duran bir kapının yavaşça açıldığını duydu. Ve o kapıdan, korkudan önce, bir istek çıktı.
Öpücüğü ilk başlatan o oldu. Kuzey’in dudakları sıcaktı, biraz tuzluydu; provanın terinden, belki de heyecanın. Deniz onun ensesine tutundu, adamı kendine çekti. Arkalarındaki masadan bir makara yere düştü, ip yuvarlanarak çözüldü, bir parke tahtasının altına kadar gitti. İkisi de umursamadı.
Kuzey onu atölyenin arka köşesindeki, kumaş örneklerinin yığıldığı eski Chesterfield kanepeye taşıdı. Kadifeler, ipekler, şifonlar ikisinin altında hışırdadı. Deniz’in elbisesinin arkasındaki uzun fermuar, kendi elleriyle diktiği o gizli fermuar, Kuzey’in parmakları arasında bir kez takıldı.
“Bekle,” dedi Deniz, güldü. “Onun bir sırrı var.”
“Göster bana.”
Deniz elini arkasına uzatıp kumaşın altına gizlediği küçük kancayı çözdü. “Kendi tasarımım. Kimse açamaz.”
“Ben açamazsam?”
“O zaman ben açarım. Her seferinde.”
Kuzey onun omzunu öptü, sonra kürek kemiklerinin arasındaki o çukuru, sonra omurgasının ilk boğumlarını. Her dudak dokunuşundan sonra durdu, Deniz’in nefesinin değişmesini, başının hafifçe arkaya düşmesini bekledi; her seferinde bir “evet” geldi, kimi zaman bir kelimeyle, kimi zaman bir parmağın onun saçlarına dolanmasıyla. Deniz bu kez bedenini bir soru gibi değil, bir cevap gibi yaşadığını düşündü. Ne açıklama vardı ne de bir tanığa ihtiyaç. Yalnızca iki yetişkin, birbirini bütün olarak isteyen.
Ütünün buharı çoktan sönmüştü. Tavandaki çıplak ampul bir süre titredi, sonra Kuzey’in uzanan eli onu söndürdü. Karanlıkta yalnızca Galata’nın sokak lambasından süzülen sarı ışık kaldı, ve o ışık kumaşların renklerini, iki bedenin kıvrımlarını, hepsini aynı yumuşaklıkla örttü.
Sabah yedide Deniz ceketin düğmesini bir santim yukarı taşıyıp son ilmeği attığında Kuzey kanepede uyuyordu. Ceketi mankene astı, bir adım geri çekilip baktı. Kusursuzdu.
Atölyenin köşesindeki boy aynasında kendi yansımasına takıldı gözü. Dağınık saçlar, Kuzey’in gömleği, çıplak ayaklar, uykusuz ama parlayan gözler. Yıllarca bu aynada kendini başkalarının bakışlarıyla tartmıştı; bu sabah ilk kez yalnızca kendi bakışıyla baktı ve gördüğünü beğendi.
“Güzelsin,” dedi Kuzey’in uykulu sesi arkasından.
“Uyuyordun.”
“Rol yapıyordum. Ben oyuncuyum.” Kanepede doğruldu, saçlarını karıştırdı. “Akşam geliyor musun?”
Deniz aynadan ona baktı. “Ellerim yine titrerse?”
“O zaman ben tutarım,” dedi Kuzey. “Mezurayı tuttuğun gibi.”
Ertesi akşam, Harbiye’de perde kapandığında alkış uzun sürdü. Selamlama sırası geldiğinde Kuzey sahnenin ortasından kulise doğru döndü ve elini uzattı. Deniz kulisin karanlığında durmuş, siyah elbisesinin eteğini avuçlarıyla sıkıyordu.
Kulis görevlisi omzuna dokundu, “Hadi, Deniz Abla, seni bekliyorlar,” diye fısıldadı. Başrol oyuncusu kadın, yönetmen, ışıkçı, hepsi sahnenin önünde yan yana dizilmiş, başlarını ona çevirmişti. Kimsenin yüzünde bir soru yoktu; yalnızca bekleyiş.
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Işık yüzüne çarptığında gözleri kamaştı ve salondaki binlerce kişinin arasından, ön sırada, bir kadının ayağa kalkıp ilk alkışı başlattığını gördü. Kadın, Deniz’in yıllardır görüşmediği eski hocasıydı ve elinde, Deniz’in yirmi iki yaşında diktiği ilk kostümün siyah beyaz fotoğrafını tutuyordu.
#beyoğlu#görünürlük#kostüm#tiyatro#trans
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →