Üniversiteli Sex Hikayeleri
Gece Vardiyası: Yurt Mutfağında Bırakılan Notlar
ODTÜ'nün lisansüstü yurdunda elektrikler kesildiğinde Nehir, buzdolabına gizli notlar bırakan kişiyle mum ışığında yüz yüze gelir.
Gece üçte ortak mutfağa inen herkesin bir sırrı vardır. Nehir’inki, iki aydır buzdolabının kapağına, tam onun raf etiketinin altına, el yazısıyla bırakılan notlardı ve onları kimin yazdığını hâlâ bilmiyordu.
Yirmi sekiz yaşındaki Nehir, ODTÜ’nün lisansüstü yurdunda geçirdiği üçüncü kışında bir şeyi kesin olarak öğrenmişti: Gece yarısından sonra koridorlarda dolaşan herkes bir şeyden kaçıyordur. Kimi tezinin son bölümünden, kimi annesini aramaktan, kimi de yalnızlıktan. Nehir kuantum optiği üzerine doktora yapıyordu ve en verimli saatleri, bütün blok uyurken ekranının mavi ışığında geçenlerdi. Bir üniversite aşk hikayesinin böyle başlayabileceğini biri söylese gülerdi; ama notları okurken yüzünde beliren gülümseme hiç de alaycı değildi.
Notları kim bırakıyordu?
Notlar hep aynı imzayla bitiyordu: Gece vardiyası. Bazen bir fizik şakası (“Foton otele girer, resepsiyonist sorar: Bagajınız var mı? Yok, der, ışık seyahat ediyorum.”), bazen termosun yanına bırakılmış bir dilim limon, bazen yalnızca tek satır: “Işığın açık, demek ki hâlâ direniyorsun.”
Nehir notları defterinin arasına saklıyor, kimseye göstermiyordu. Koridordaki her yüze şüpheyle bakmaktan yorulmuştu. Sabahları mutfakta kahvaltı eden İranlı matematikçi mi? Hep kulaklıkla dolaşan biyoloji doktorantı mı? Banyonun önünde her sabah aynı şarkıyı mırıldanan o kız mı?
“Sende bir şey var,” demişti bir akşam koridor komşusu Gizem. “Telefona bakıp gülümsemiyorsun ama buzdolabına bakıp gülümsüyorsun. Bu daha kötü.”
“Buzdolabı bana şaka anlatıyor,” demişti Nehir.
“Kesin delirdin.”
“Belki de sensin,” dedi Nehir. “Beni deli etmek için.”
“Ben mi? Benim el yazımı eczacı bile okuyamıyor.” Gizem omuz silkti. “Ama kim olursa olsun, senin ışığını biliyor. Bu ya çok romantik ya da çok ürkütücü.”
“Hangisi olduğuna nasıl karar vereceğim?”
“Yüzüne bakınca,” dedi Gizem. “Her zaman yüzüne bakınca.”
Yine de her gece sabaha karşı mutfağa inerken kalbinin biraz hızlandığını inkâr edemiyordu. Ve bir gece notlardan biri değişti; bu kez soru soruyordu: “Elektrik kesilirse ne yaparsın?” Nehir kalemini çıkardı, altına yazdı: “Mutfağa inerim. Mum kimdeyse onu bulurum.”
Üç gün sonra elektrik gerçekten kesildi.
Karanlık mutfakta kim bekliyordu?
Ocak ayının en soğuk gecesiydi. Nehir’in ekranı bir anda karardı; kaydedilmemiş üç paragraf da onunla birlikte. Radyatörün tıkırtısı sustu, koridorun acil durum lambası bir kez yanıp söndü. Telefonunun fenerini yakıp mutfağa indiğinde tezgâhta zaten bir mum yanıyordu; mumun yanında, ellerini çaydanlığın buharında ısıtan biri vardı. Pencereden artık sokak lambası değil, yalnızca karın tuhaf, mavimsi parıltısı giriyordu.
“Kaydetmedin, değil mi?” dedi adam, başını kaldırmadan.
Sesi tanıdıktı. Otuz yaşındaki Baran’dı bu; inşaat mühendisliğinde doktora yapan, asansör yerine hep merdiveni seçen o uzun boylu, sessiz komşu. Nehir onu bugüne kadar ancak “Günaydın” diyecek kadar tanımıştı.
“Üç paragraf,” dedi Nehir. “Hepsi gitti.”
“O zaman çay şart.”
Baran bardağı uzattı, mumun alevi ikisinin arasında titredi. Çay tarçın kokuyordu. Nehir bardağı alırken parmaklarının ucu onunkilere değdi ve soğuktan mı, başka bir şeyden mi bilinmez, elini hemen geri çekmedi.
Bir süre karın pencereye vuruşunu dinlediler. Yukarıdan biri kapısını açıp “Elektrikler ne zaman gelir?” diye seslendi; kimse cevap vermedi. Sonra Nehir, neden yaptığını tam bilmeden, cebindeki son notu çıkarıp tezgâha koydu. Kendi el yazısıyla yazdığı cevap da altındaydı: Mum kimdeyse onu bulurum.
“Bunu yazan kişiyi arıyorum,” dedi. “Işığımın açık olduğunu bilecek kadar yakından bakan birini.”
Baran mumun ışığında nota baktı. Uzun süre. Sonra mumun kendisine.
Gece vardiyası neyin itirafıydı?
Baran’ın yüzü önce kaçmaya, sonra teslim olmaya karar verdi.
“Odam tam karşı blokta,” dedi. “Senin pencereni görüyor. Her gece sabaha karşı ışığını görünce yalnız olmadığımı hissettim. Yüzüne söylemeye cesaretim yoktu. Ben de buzdolabına söyledim.”
“Ve elektrik kesilince…”
“Mumu ben yaktım,” dedi Baran. “Sen öyle yazdığın için. Yirmi dakikadır bekliyorum. Gelmeseydin buzdolabına bir not daha bırakıp gidecektim.”
Nehir güldü; gerginliğini dağıtan, içinden taşan bir kahkahaydı bu. “İki aydır bu koridordaki herkesi şüpheli diye süzdüm,” dedi. “Komşum delirdiğimi düşünüyor. Ve aklımın bir köşesi hep senin çıkmanı istedi.”
“Gerçekten mi?”
“Merdivenden çıkan tek kişi sensin. Notlar hep soğuk, hep biraz nefes nefese gibiydi.” Sustu. “Bu hiç bilimsel olmadı.”
“Bir fizikçi için ağır bir itiraf,” dedi Baran.
“Hipotezim vardı,” dedi Nehir. “Verim yoktu. Şimdi var.”
“Sonuç?”
“Henüz bilmiyorum. Deneyin tekrarlanması lazım.”
Baran bardağını bıraktı. Aralarında bir adımlık mesafe vardı ama o adımı atmadan önce durdu ve onun gözlerinin içine baktı.
“Seni öpmek istiyorum,” dedi alçak sesle. “Ama yalnızca sen de istersen.”
Nehir cevap vermek yerine o adımı kendisi attı. “İstiyorum,” diye fısıldadı. Sonra kelimelere gerek kalmadı. İlk öpücük çay ve tarçın kokuyordu; ikincisi daha cesur, daha yavaştı. Baran’ın elleri onun belinde, kazağının yünlü dokusunda bir süre öylece kaldı, sanki izin bekler gibi. Nehir o elleri alıp kendi sırtına yerleştirdiğinde izin de verilmiş oldu.
Mutfak buz gibiydi ama nefesleri birbirine karıştıkça ikisi de üşüdüğünü unuttu. Koridordan uzak bir kahkaha, merdivenlerden inen birinin ayak sesleri geldi; çocukça bir telaşla geri çekildiler, sonra aynı anda gülümsediler.
“Odamda yedek pil, battaniye ve soğumamış bir termos çay var,” dedi Baran. “Yalnızca sohbet de olur. Ciddiyim.”
“Sohbetle başlarız,” dedi Nehir, mumu avucunun içinde koruyarak. “Gerisine birlikte karar veririz.”
Karşı bloktaki pencere neyi görüyordu?
Karşı bloğa geçen kapalı köprüde ayak sesleri yankılandı; camların ardında kampüs, karın altında bir fotoğraf negatifi gibi duruyordu.
“Foton şakası gerçekten senin miydi?” diye sordu Nehir.
“Hayır. İnternetten çaldım. Ama limon benimdi.”
“Limonu neden bırakıyordun?”
“Gece üçte çaya limon sıkan tek kişi sensin. Mutfaktaki limonlar hep bitiyordu; biri senin için almalıydı.”
Nehir köprünün ortasında, buğulu camların önünde durdu. “İki ay boyunca bana limon aldın.”
“Ve şaka çaldım,” dedi Baran. “Bunu tezime yazmayacağım.”
Baran’ın odası onunkinin aynısıydı ama bambaşkaydı: duvarda köprü çizimleri, masada yarım kalmış bir bulmaca, rafta Trondheim yazan bir kartpostal ve pencerenin tam karşısında Nehir’in kendi karanlık penceresi. Nehir oraya baktı ve iki aydır izlenmediğini, aslında eşlik edildiğini düşündü.
Battaniyenin altında omuz omuza oturdular. Battaniye yün ve hafif bir sabun kokuyordu. Konuşma tezlerden çocukluklara, çocukluklardan korkulara kaydı. Nehir ilk kez babasının ona “Kızım, fizik yalnız insanların işidir,” dediğini anlattı. Baran onun elini tuttu. “Baban yanılmış,” dedi. “Bak, iki kişiyiz.”
Bir ara Baran sustu, sonra rafı işaret etti. “Haziran’da doktora sonrası araştırma için Trondheim’a gidiyorum.”
Nehir’in içinde bir şey burkuldu ama başını onun omzundan kaldırmadı. “Haziran’a beş ay var,” dedi. “Ben beş ayda bir tez bölümü yazıyorum. Bir şeyin başlaması için de yeter.”
Baran onun saçlarını kulağının arkasına itti, önce alnından, sonra dudaklarından öptü. Nehir’in parmakları gömleğinin düğmelerinde dolaşırken Baran bir kez daha, bu kez gözleriyle sordu: Emin misin? “Eminim,” dedi Nehir, sesli ve net, ve onu kendine çekti. Mum masanın kenarında yavaş yavaş kısaldı, karın sesi pencerenin ardında yumuşadı ve bir noktada alev, duvardaki iki gölgeyi tek bir gölgeye çevirip sessizce söndü.
Sabah elektrik geldiğinde Nehir kendi odasına döndü; bilgisayarı açılır açılmaz kaybettiğini sandığı üç paragraf otomatik kayıttan geri geldi. Koridorda, elinde diş fırçasıyla Gizem karşısına çıktı, yüzüne uzun uzun baktı ve hiçbir şey sormadan yalnızca “Buzdolabı mı?” dedi.
“Buzdolabı,” dedi Nehir ve ikisi koridorun ortasında, sabahın yedisinde, kahkahalarını bastırmaya çalışarak güldüler.
Mutfaktaki buzdolabının kapağında yeni bir not vardı, bu kez iki farklı el yazısıyla: “Gece vardiyası artık iki kişilik.” Notun altında ise, üçüncü bir el yazısıyla, kimin olduğunu ikisinin de bilmediği küçük bir satır duruyordu: “Tebrikler. Peki üçüncü kattaki ışık kimin için yanıyor?”
#ankara#doktora#elektrik kesintisi#ilk öpücük#yurt
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →