Uzaylı Sex Hikayeleri
Harran’da Ay Tanrısının Adını Soran Yolcu
Nilay on yıldır Harran'ın kayıp yıldız tabletlerini arıyor. Bir gece kubbe evinin kapısında beliren yolcu, aradığı tableti elinde tutuyor ve ondan yalnızca bir şey istiyor.
Harran ovasında gece yarısı kimse kapı çalmazdı; çünkü kubbe evlerin kapısı yoktu, yalnızca alçak, kemerli bir giriş ve onu örten yün bir perde vardı. Nilay Kara o perdenin aralandığını ve içeri ay ışığından başka bir şeyin girdiğini gördüğünde, elindeki fırçayı masaya bırakmayı bile unuttu.
Otuz yedi yaşındaydı. On yıldır Harran’daki antik gözlemevinin kalıntılarını kazan bir arkeoastronomdu; eski Harranlıların ay tanrısı Sin’e adadıkları tapınağın, yıldızları izledikleri kulenin, kayıp kil tabletlerin peşindeydi. Kazı ekibi Şanlıurfa’daki otele dönmüştü; Nilay ise her zamanki gibi köydeki kubbe evde, gaz lambasının ışığında, gün içinde topladığı kırıkları sınıflandırıyordu.
Girişte duran figür uzun boyluydu; kubbe evin alçak kemerinden geçmek için eğilmek zorunda kalmıştı. İnsan gibiydi ama tam değildi. Teni, kuru bir ovaya vuran dolunayın soluk gümüşünü taşıyor, hafifçe, kendi içinden bir ışık yayıyordu. Gözleri koyu ve iriydi, göz bebekleri ince bir yay gibi kıvrılmıştı. Kolunun altında, bez bir örtüye sarılmış dikdörtgen bir şey taşıyordu.
“Korkma,” dedi. Türkçesi kusursuzdu ama tuhaf bir eskiliği vardı; sanki radyo tiyatrolarından öğrenilmiş gibi. “Zarar vermek için gelmedim. Bir şey geri getirmek için geldim. Ve bir şey sormak için.”
Bin beş yüz yıllık bir emanet
Adı Sinu’ydu. Kendi takvimlerine göre kırk bir yaşındaydı, ama “sizin yıllarınızla da aşağı yukarı aynı,” diye ekledi, Nilay’ın yüzündeki kuşkuyu görünce. Bez örtüyü açtığında Nilay’ın nefesi kesildi: bir kil tablet. Üstünde çivi yazısına benzeyen ama ondan daha ince, daha düzenli işaretler; ay evreleri, yıldız konumları ve tabletin alt köşesinde, tanıdık bir hilal simgesi. Harran’ın simgesi.
“Bunu atalarım buradan aldı,” dedi Sinu. “Sizin hesabınızla bin beş yüz yıl önce. Bir gece buraya indiler, gözlemevindeki bilginlerle konuştular. Bilginler onlara yıldızları nasıl saydıklarını öğrettiler. Atalarım da öğrendiklerini götürmek için bu tableti aldılar. Biz saymayı Harran’dan öğrendik, Nilay Kara. Şimdi emaneti geri getirme zamanı geldi.”
“Adımı nereden biliyorsun?”
“On yıldır her gece bu ovadan gökyüzüne bakan tek kişi sensin,” dedi Sinu. “Biz de bakanları izleriz.”
Nilay tableti eline aldı. Kil soğuktu ama ağırlığı tanıdıktı; on yıldır elinden geçen binlerce kırığın, eksik kalan bütünü. Gözleri doldu, utanmadan. Sinu bunu gördü ve başını merakla yana eğdi.
“Gözlerinden su geliyor,” dedi.
“Mutluluktan,” dedi Nilay. “Bizde böyle olur bazen.”
“Bizde ışık olur,” dedi Sinu ve tenindeki parıltı, gerçekten de, bir anlığına koyulaştı.
Sonra Nilay’ın içindeki bilim insanı uyandı. Masanın kenarına oturdu, tableti dizlerinin üstüne koydu ve Sinu’ya uzun uzun baktı. Bu gece olanları kime anlatabilirdi? Kazı başkanına mı, bakanlığa mı, Ankara’daki meslektaşlarına mı? Tablet gerçekse, yüzyılın buluşuydu. Ama tableti getireni kimseye gösteremezdi; gösterse, onu ya bir laboratuvara kapatırlar ya da Nilay’ı bir hastaneye. Bir arkeolog için en büyük kâbus buydu: bir kanıtın hem elinde olması hem de hiçbir zaman tamamen kanıt olamaması.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Sinu. “Işığın yok ama yüzün değişti.”
“Seni kimseye anlatamayacağımı,” dedi Nilay. “On yıldır tek bir sorunun cevabını arıyorum ve cevap karşımda oturmuş, kahve bekliyor. Ama ben bu cevabı hiçbir rapora yazamam.”
“Belki bazı cevaplar rapor için değildir,” dedi Sinu. “Atalarım da buradaki bilginlerle konuştuklarını kimseye anlatmadılar. Yalnızca saymayı öğrendiler ve sessizce kullandılar. Sen de bu geceyi sessizce kullanabilirsin.”
Dokunmadan önce sorulur
Gece ilerledi. Nilay ona kahve değil, mırra ikram etti; acı, koyu Urfa kahvesini Sinu ilk yudumda yüzünü buruşturarak, ikincide merakla, üçüncüde gülümseyerek içti. Konuştular. Nilay ona Harran’ı, ay tanrısını, yıldızları izleyen kadın ve erkek bilginleri anlattı; Sinu ona kendi dünyasının iki ayını, ışıkla konuşan insanlarını, uzun ve sessiz yolculuklarını. Kendi halkının duygularını sesle değil tenleriyle, ışığın rengi ve sıcaklığıyla ifade ettiğini söyledi.
“Yalnız mısın orada?” diye sordu Nilay bir ara.
“Yolcular hep yalnızdır,” dedi Sinu. “Bizim gemilerimizde bir kişi yolculuk eder; iki ay arasındaki yol uzundur ve konuşacak kimse yoktur. Ben sizin radyolarınızı dinledim. Yüz yıl boyunca. Şarkılarınızı, haberlerinizi, gece yarısı arayıp birine dert yanan insanlarınızı. Dilinizi böyle öğrendim.”
Nilay güldü. “Demek o eski Türkçe oradan.”
“Ve bir şey daha öğrendim,” dedi Sinu, ciddileşerek. “Siz de yalnızsınız. Hepiniz. Sadece bunu ışıkla gösteremiyorsunuz, o yüzden kimse fark etmiyor.”
“O zaman şu an ne hissediyorsun?” diye sordu Nilay. Sinu’nun teni, gaz lambasının yanında, soluk gümüşten sıcak bir altına doğru kaymıştı.
Sinu bir an sustu. “Bizde,” dedi sonra, “bir başkasına dokunmadan önce sorulur. Sesle sorulur, çünkü ten yalan söylemez ama yanlış anlaşılabilir. Sizde de öyle mi?”
“Bizde de öyle olmalı,” dedi Nilay. “Her zaman olmuyor ama olmalı.”
“O zaman soruyorum, Nilay Kara. Sana dokunabilir miyim? Elini tutmakla başlayarak. İstemezsen ışığım söner ve bir daha sormam.”
Nilay elini uzattı. “Evet,” dedi. “Tut.”
Sinu’nun avucu ılıktı, sandığından çok daha ılık; teninin altında ince bir titreşim vardı, bir telin uzaktan gelen uğultusu gibi. Parmakları Nilay’ın parmaklarına dolandığında kubbe evin içi, gaz lambasının hiç ulaşamadığı köşelere kadar yumuşak bir altın ışıkla doldu. Nilay güldü, şaşkın.
“Bu sen misin?”
“Bu sensin,” dedi Sinu. “Ben yalnızca gösteriyorum.”
Nilay onun yüzüne dokundu. Teni pürüzsüz değildi; gece göğündeki yıldız haritalarını andıran, ancak parmak uçlarıyla hissedilebilen ince kabartmalar vardı yanaklarında. Nilay o kabartmaları tek tek izledi ve bir yerde durdu: Sinu’nun sol şakağında, küçük bir hilal biçimi.
“Bu,” dedi Sinu, “bizim yetişkinlik işaretimiz. Kendi yolumuzu seçtiğimizde belirir. Benimki hilal biçiminde çıktı. Ondan beri bu ovaya gelmek istiyordum.”
Nilay eğilip o hilali öptü. Sinu’nun bütün bedeni bir an titredi, ışığı kubbenin tepesindeki açıklığa kadar yükseldi ve dışarıda, ovanın karanlığında, bir an için ikinci bir ay doğmuş gibi oldu.
Kubbenin tepesindeki ay
Sinu onu öptüğünde, öpücüğün tadı acı kahve, kuru toprak ve adını koyamadığı metalik bir serinlikti. Her dokunuştan önce durdu, sordu; Nilay her seferinde “evet” dedi, bir keresinde “biraz bekle” dedi ve Sinu, ışığı hafifçe soluklaşarak, sabırla bekledi. Nilay kendini bir tabletin çözülen satırları gibi hissetti; her soru bir işaret, her cevap bir anlam.
Yün perde girişte rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Nilay’ın keten gömleği kazı masasının üstüne, fırçaların, etiketlerin, kırık çanak çömleklerin yanına düştü. Sinu’nun teni Nilay’ın teninin değdiği her yerde daha da ısındı, daha da parladı; Nilay onun ışığının içinde kendi ellerini görebiliyordu. Kubbenin tam tepesindeki yuvarlak açıklıktan dolunay içeri bakıyordu, yüzyıllar boyunca bu ovada bakmayı sürdürdüğü gibi. Sonra Sinu’nun ışığı ile ayın ışığı birbirine karıştı, gaz lambası titreyip söndü ve kubbe evin içinde geriye yalnızca iki nefesin, eski bir gözlemevinin yıldızları saydığı o ritimle yükselip alçalan sesi kaldı.
Şafak sökerken Sinu kalktı. Teni yeniden soluk gümüşe dönmüştü, ama Nilay’ın parmak izlerinin değdiği yerlerde hâlâ hafif bir altın parıltı vardı.
“Gitmen gerekiyor, değil mi?”
“Güneş ovaya vurduğunda beni taşıyan ışık kapanır,” dedi Sinu. “Ama tableti okudun mu? Son satırı?”
Nilay masadaki tablete eğildi. Gece boyunca bakmaya fırsat bulamamıştı. Son satır, öbürlerinden farklı bir elle, daha yeni bir kille sonradan eklenmiş gibiydi. İşaretleri tek tek çözdü; on yıllık deneyimiyle, yavaş yavaş. Anlamı belirdiğinde elleri titredi.
“Emanet, geri getirildiği gece bakan kişiye aittir,” diye okudu yüksek sesle. “Ve onu getiren, her dolunayda dönmekte serbesttir, eğer bakan kişi isterse.”
Sinu’ya döndü. “Bunu sen mi yazdın?”
“Dün gece, buraya gelmeden önce,” dedi Sinu. Teni bir anlığına kızardı; gümüşün altında pembe bir ışık gibi. “Atalarım yıldızları saymayı Harran’dan öğrendi. Ben de bir şeyi sormayı buradan öğrenmek istedim.”
Nilay onun yüzünü avuçlarına aldı. “İstiyorum,” dedi. “Her dolunayda.”
Sinu gülümsedi, perdeyi araladı ve ovanın şafak ışığına doğru yürüdü; birkaç adım sonra, sanki hiç orada olmamış gibi, kayboldu. Nilay o sabah kazı defterine, on yıldır tuttuğu titiz gözlem kayıtlarının arasına, tek bir satır ekledi: Gözlem: Ay bu gece Harran’da iki kez doğdu.
#arkeoloji#ay ışığı#harran#uzaylı#yıldızlar
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →