Yoga Sex Hikayeleri
Ilgaz’da Dengeyi İlk Kaybeden Kim Oldu?
Her şeyi sayan bir avukat, dağ evinin bacasını onaran taş ustasıyla sırt sırta oturur. Partner yogasında ilk kez bırakmayı öğrenir ve düşer.
Ilgaz Dağı’ndaki yoga kampının ilk sabahında Yasemin Kaya nefesini saymayı bırakıp e-postalarını saymaya başladı. Otuz sekiz yaşındaydı, Ankara’da boşanma avukatıydı ve on iki yıldır başkalarının dağılan hayatlarını madde madde topluyor, kendi hayatının tek bir maddesini bile yerinden oynatmıyordu. Kampa gelmesinin tek sebebi, büro ortağının ona bir hediye kartı uzatıp gülümseyerek “Ya gidersin ya da bu kış seni bürodan içeri almam,” demesiydi.
İlk iki gün tam bir felaketti. Sabah altıdaki derslere telefonuyla girdi; ta ki Selin onu, kibarca, telefonu kapının yanındaki sepete bırakmaya ikna edene kadar. Meditasyonda kafasında üç ayrı davanın dilekçesini yazdı. Akşam yemeklerinde öteki katılımcılar nefesten, bedenden, bırakmaktan söz ederken o, kimsenin bırakmayı bu kadar kolay anlatmaması gerektiğini düşünüyordu; on iki yıldır bırakmanın ne kadar pahalı olduğunu bizzat faturalandırıyordu.
Çam ormanının ortasındaki ahşap dağ evinde dokuz katılımcı vardı ve eğitmen Selin üçüncü gün partner yogası yapacaklarını söylediğinde Yasemin içinden hesap yaptı: dokuz, tek sayı. Biri eşsiz kalacaktı. O biri kendisi olmalıydı.
Ama Selin kapıdan dışarı seslendi: “Cemal Usta! Bir dakika gelir misiniz?”
İçeri giren adam kırk dört yaşında, kırlaşmış sakallı, avuçları kireç ve taş tozundan beyazlamış biriydi. Dağ evinin yıkılmaya yüz tutmuş taş bacasını onarmak için bir haftadır çatıdaydı. Yasemin onu sabahları çekiç sesinden tanıyordu; çatıdan inip dersin ortasına gelmesi, iş tulumu ve yün çoraplarıyla minderin başında durması ona akıl almaz geldi.
“Siz mi?” dedi, kibarlığını unutarak.
“Ben,” dedi Cemal, gülümseyerek. “Bacam bekleyebilir. Siz bekleyemezsiniz galiba.”
Sırt sırta bir güven
İlk egzersiz basitti: sırt sırta oturup nefesleri eşitlemek. Yasemin minderine oturdu, Cemal arkasına yerleşti; kürek kemikleri birbirine değdi. Adamın sırtı geniş ve sıcaktı, sobanın yanında bekletilmiş bir taş gibi.
“Benim nefesimi dinleyin,” dedi Cemal, alçak sesle. “Saymayın. Yalnızca dinleyin.”
Yasemin saymadan dinlemeyi bilmiyordu. Her şeyi sayardı: dava dosyalarını, saatleri, duruşma tarihlerini, birinin “Artık seni sevmiyorum” dedikten sonra kaç saniye sustuğunu. Ama Cemal’in nefesi o kadar yavaş, o kadar düzenliydi ki bir süre sonra kendi nefesi, isteği dışında, onunkine uydu. Göğsü onun sırtıyla birlikte yükselip alçalmaya başladı.
Bir an, kimseye söylemediği bir şeyi düşündü: son iki yılda ona bu kadar uzun süre dokunan tek şey, bürosundaki deri koltuğun arkalığıydı. Bir sırtın sıcaklığı, bu kadar basit bir şey, gözlerini yakıyordu. Cemal bunu fark etmiş olmalıydı ki nefesini biraz daha yavaşlattı; sanki ona yetişmesi için zaman tanıyordu.
Sonra daha zor pozlar geldi. Cemal sırtüstü uzandı, ayaklarını havaya kaldırdı; Yasemin’in kalçalarını onun ayak tabanlarına dayayıp, kollarını iki yana açarak havada durması gerekiyordu. Yasemin iki kez denedi, ikisinde de düştü.
“Bana güvenmiyorsunuz,” dedi Cemal.
“Hiç kimseye güvenmem,” dedi Yasemin. “Mesleğim gereği.”
“O zaman güvenmeyin. Yalnızca bırakın. Ben sizi taşımıyorum, siz kendinizi taşıyorsunuz. Ben yalnızca altınızdayım.”
Üçüncü denemede Yasemin kollarını açtı, gözlerini kapadı ve bıraktı. Bir an havada, çam kokulu ahşap tavanın altında, hiçbir şeye tutunmadan durdu. Hayatında ilk kez bir şeyi kontrol etmeden ayakta kalıyordu. Gözlerini açtığında Cemal’in yüzü hemen altındaydı ve gülümsüyordu. Yasemin dengesini o gülümseme yüzünden kaybetti; onun göğsüne düştü ve ikisi de minderin üstünde kahkahaya boğuldu.
Selin onlara bakıp bir şey söylemedi; yalnızca bir kaşını kaldırdı.
Dersin sonunda katılımcılar teşekkür için birbirlerinin önünde eğildi. Yasemin, Cemal’in önünde eğilirken onun avuçlarındaki kireç tozunun kendi siyah eşofmanına bulaştığını fark etti; iki beyaz el izi, tam belinin iki yanında. Silmedi. Akşam yemeğine kadar o izlerle dolaştı ve kimse bir şey sormadı; yalnızca Selin, yanından geçerken, bir kez daha kaşını kaldırdı.
Bacanın tamamlandığı gece
O akşam Yasemin, ders bittikten sonra Selin’e Cemal’i sordu. Selin güldü. “Cemal Usta yirmi yıldır yoga yapıyor,” dedi. “Bu dağ evini kuran o. Bana ilk güneş selamını bu verandada o göstermişti. Bacayı da kimseye bırakmaz; her kış kendisi onarır.”
“Neden partnerim olarak onu çağırdın?” diye sordu Yasemin.
Selin omuz silkti, ama gözleri gülüyordu. “Dokuz kişiydiniz. Bir de ilk gün telefonunu o sepete bırakırken ellerinin nasıl titrediğini gördüm. Bazı insanlara bir eğitmen değil, bir taş lazım. Yaslanacakları.”
Yasemin verandaya çıktı. Cemal çatının kenarında son taşı yerine oturtuyordu; fener ışığında yüzü sakin, elleri yavaştı. Aşağı indiğinde onu bekler buldu.
“Bana söylemediniz,” dedi Yasemin.
“Sormadınız,” dedi Cemal. “Taş ustası olduğumu sandınız. Ben taş ustasıyım da.”
Bir süre karanlıkta, çamların arasından görünen yıldızlara baktılar. Soğuktu; Yasemin kollarını kendine sardı. Cemal yün ceketini çıkarıp onun omzuna koydu, ama ellerini hemen çekti, dokunmadı.
“Bugün ilk kez bir şeyi bıraktım,” dedi Yasemin. “Ve düştüm.”
“Düşmediniz,” dedi Cemal. “Bana düştünüz. Bu başka bir şey.”
Yasemin güldü, ama gülüşü çabuk söndü. “Ben insanların ayrılırken söylediği cümleleri yazarım,” dedi. “Yıllardır. Kim kime ne dedi, kim neyi aldı, kim neyi bıraktı. Bir başlangıç cümlesi kurmayı unuttum galiba.”
Cemal başını eğdi. “Kurmanız gerekmiyor,” dedi. “Yalnızca söyleyin. Ben duyarım.”
Yasemin ona döndü. On iki yıldır başkalarının ayrılık cümlelerini dinlemiş, kendi arzusunu dile getirmeyi unutmuştu. Şimdi söylemek bir poz kadar zordu ve bir poz gibi ancak bırakınca mümkündü.
“Sizi içeri davet ediyorum,” dedi. “Odama. Bu gece. Hayır derseniz, yarın sabah yine sırt sırta otururuz; hiçbir şey değişmez.”
Cemal uzun uzun ona baktı. “Evet diyorum,” dedi. “Ama istediğiniz her an durabileceğinizi bilerek.”
“Biliyorum,” dedi Yasemin. “Bunu bugün öğrendim. Sizin ayak tabanlarınızın üstünde.”
Odasında sobanın ateşi kızıl bir nabız gibi atıyordu. Cemal onu öperken nefesini saymıyordu; Yasemin de saymadı. Dudakları yavaştı, sabırlıydı; bir poza girmeden önce alınan o uzun nefes gibi. Yasemin onun kazağını çıkardı, avuçlarını sırtına koydu: sabah minderin üstünde ezberlediği o sırt, şimdi tenle, sıcaklıkla, bambaşka bir dille konuşuyordu. Cemal onun saçlarını çözdü; boynuna, köprücük kemiğine, kalbinin hemen üstüne dudaklarını değdirdi. Yasemin bir an, eski alışkanlıkla, bir sonraki adımı planlamaya kalktı; sonra vazgeçti ve bıraktı. Cemal bunu sezmiş gibi durdu, kulağına “Nefes,” diye fısıldadı; Yasemin güldü, nefesini verdi ve onu kendine çekti. Dışarıda rüzgâr çamların arasında uğuldarken soba yavaşça köze döndü ve odadaki son ışık da kendiliğinden söndü.
Üçüncü sabahın dersi
Sabah dersinde Selin herkesi yine sırt sırta oturttu. Yasemin minderine geçti, Cemal arkasına yerleşti. Selin “Nefeslerinizi eşitleyin,” dediğinde Yasemin bekledi, dinledi ve gülümsedi.
Eşitlenecek bir şey kalmamıştı. İkisinin nefesi zaten aynıydı.
Ders bitip herkes minderlerini toplarken Cemal ona eğildi ve yalnızca onun duyacağı bir sesle sordu: “Pişman mısınız?”
“Hayır,” dedi Yasemin. “Ama bir şey itiraf edeyim: bu sabah ilk kez saatin kaç olduğuna bakmadım.”
Kampın son günü Yasemin telefonunu açtı, ortağına tek satırlık bir mesaj yazdı: “Bir hafta daha kalıyorum. Dosyaları sen say.” Sonra telefonu kapattı, verandaya çıktı ve bacanın tepesinde, ilk kez dumanı düzgün yükselen bacanın yanında oturan adama doğru yürüdü; adımlarını saymadan.
#dağ evi#ilgaz#partner yogası#yoga
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →