Röntgenci Sex Hikayeleri
Karaağaç’ta Perdesi Açık Bırakılan Tek Pencere
Pınar'ın on bir tablosunda hep aynı pencere var. Doruk onu gerçeğe çevirmeyi teklif eder: kurallar yazılır, bahçe kilitlenir, final ışığını o seçecektir.
Pınar Erdem’in atölyesinin duvarında on bir tuval vardı ve hepsinde aynı şey resmedilmişti: geceleyin ışığı yanan bir pencere, içinde belli belirsiz bir siluet. Otuz üç yaşındaydı, ressamdı; serinin adını “Bakılan” koymuştu ve ilk kez birine, serinin aslında bir itiraf olduğunu söylediğinde, karşısındaki adam kaşını kaldırıp yalnızca “Göster bana,” demişti. Bu röntgenci hikayesi, o cümlenin üç hafta sonra Edirne Karaağaç’ta, her şeyin önceden konuşulup her kuralın tek tek yazıldığı bir gecede gerçeğe dönüşmesini anlatıyor.
Doruk Sağlam otuz beş yaşındaydı ve tiyatro ışık tasarımcısıydı. İşi, sahnede kimin görüneceğine, kimin karanlıkta kalacağına karar vermekti. Pınar’la Edirne’deki bir sergi açılışında tanışmışlardı; Doruk tuvallerin önünde uzun süre durmuş, sonra yanına gelip “Bu pencerelerin hepsinde ışık içeriden geliyor,” demişti. “Bakan hep karanlıkta. Bu bilinçli mi?”
“Çok bilinçli,” demişti Pınar. Ve o akşam, ikinci kadehten sonra, ona fantezisini anlatmıştı: izlemek. Biri tarafından bilinerek, istenerek izlenmek değil; izleyen olmak. Ama habersiz biri değil. Bunu kesinlikle istemiyordu. İstediği, izlendiğini bilen ve buna izin veren birini karanlıktan seyretmekti.
Kuralları önce kim yazdı?
Kuralları birlikte yazdılar, bir kafenin peçetesine değil, Pınar’ın eskiz defterinin son sayfasına. Karaağaç’ta, eski tren istasyonunun arkasındaki sokakta, iki katlı taş bir konuk evi buldular; yüksek duvarlı, kendi bahçesi olan, dışarıdan hiç görünmeyen bir yer. Bütün evi iki gecelik kiraladılar. Ev sahibi anahtarı teslim edip Uzunköprü’deki evine gidecekti; gece içeride ya da bahçede başka hiç kimse olmayacaktı.
Kurallar şunlardı: Bahçe kapısı içeriden kilitlenecek. Yalnızca bahçeye bakan arka pencerenin perdesi açık kalacak; sokak tarafındaki bütün perdeler kapalı. Pınar bahçede, karanlıkta, yerini söylemeden oturacak. Doruk onun orada olduğunu bilecek, ama nerede olduğunu bilmeyecek. Her şey Doruk’un içeride kendi seçtiği hızda olacak; Pınar yalnızca izleyecek, dokunmayacak, içeri girmeyecek. Biri “Lodos” derse her şey durur, ışıklar yanar, konuşurlar.
“Bir tane de benim kuralım var,” dedi Doruk, defterin altına kendi el yazısıyla ekledi. “Gecenin sonunda ışığı ben seçerim.”
“Ne demek o?”
“Ben ışıkçıyım,” dedi Doruk, gülümseyerek. “Sahneyi kuran benim. Finali de ben yaparım. Ama söz, seni hiçbir şeye zorlamayacak bir final. Hoşuna gitmezse lodos.”
Pınar bir süre düşündü, sonra imzasını attı.
Defteri kapatırken elleri hafifçe titriyordu. Daha önce bu fantezisini yalnızca bir kez, iki yıl önce birlikte olduğu bir adama anlatmıştı. Adam gülmüş, “Tuhafsın,” demiş, sonra konuyu bir daha hiç açmamıştı; ama Pınar onun bakışlarında, o geceden sonra, bir mesafe görmüştü. Seriye o ayrılıktan sonra başlamıştı. Belki de on bir pencerenin her biri, bir daha kimseye söylenemeyecek bir cümlenin yerine geçiyordu.
“Bunu anlattığımda gülmedin,” dedi Doruk’a. “Neden?”
Doruk omuz silkti. “Ben her akşam yüzlerce insanı karanlıkta oturtup bir ışığın içindeki bir insana baktırıyorum. Buna tiyatro diyorlar, bilet kesiyorlar. Senin istediğin şey benim mesleğimin en dürüst hâli. Üstelik oyuncu da seyirci de razı. Gülecek ne var?”
Akşam Karaağaç’ın sakin sokaklarında yürüdüler. Meriç Köprüsü’nün üstünde güneş battı; nehrin iki yanındaki söğütler suya eğilmiş, gökyüzünün son turuncusunu içiyordu. İstasyon binasının kemerli pencereleri birer birer karardı. Nehir kıyısındaki bir lokantada tava ciğeri ısmarladılar; Pınar tabağına neredeyse hiç dokunmadı, Doruk ise onun bıraktıklarını sessizce, gülümseyerek bitirdi. Pınar elini Doruk’un elinden çekmedi, ama konuşmadı da. İçinde, sergi açılışlarında bile duymadığı bir sahne heyecanı vardı.
“Korkuyor musun?” diye sordu Doruk.
“Hayır. Utanıyorum biraz. Ama utandığım şey istediğim şey değil. İstediğimi söyleyebildiğim için utanıyorum galiba.”
Doruk durdu, onun yüzünü avuçları arasına aldı. “Bu gece,” dedi, “utanmanın tek görevi seni biraz kızartmak olsun. O kadar.”
Karanlıkta oturan, ışıkta duran
Saat on biri geçerken Pınar bahçeye çıktı. Duvar dibindeki asmanın altında, eski bir taş bankın yanında, kalın bir şala sarınıp çimlere oturdu. Burası içeriden görünmüyordu; ya da Pınar öyle umuyordu. Gecenin havası ılıktı, toprağın kokusu yoğundu, yaseminler duvarın üstünden taşıyordu. Uzakta bir yerde bir tren düdüğü uzun uzun öttü, sonra her şey sustu.
Beklemek, beklediğinden uzun sürdü. Beş dakika, on dakika. Pınar bir an Doruk’un vazgeçtiğini, belki de bütün bunu saçma bulduğunu düşündü; sonra kendi kendine güldü. Kurallarda zaman yoktu. Her şey onun seçtiği hızda olacaktı. Bunu kendisi yazmıştı.
Arka pencerenin ışığı yandı.
Doruk ışığı bir sahne gibi kurmuştu. Odanın tavan lambası kapalıydı; yalnızca köşede, yere konmuş amber renkli bir projektör yanıyordu, yatağın beyaz çarşafına ve duvarın kireçli yüzeyine sıcak, altın bir ışık düşürüyordu. Doruk ışığın içine girdi. Pencereye bakmadı; orada birinin olduğunu bildiğini yalnızca omuzlarının duruşundan anlamak mümkündü.
Yavaşça hareket etti. Saatini çıkarıp komodinin üstüne koydu. Gömleğinin kollarını sıvadı, sonra bir bir düğmelerini çözdü; hiç acele etmeden, her düğmede biraz bekleyerek, sanki bir provayı değil bir ritüeli tekrarlıyordu. Gömlek omuzlarından kaydı. Amber ışık sırtının kaslarını, köprücük kemiğinin gölgesini, kollarındaki ince damarları birer birer buldu.
Pınar’ın nefesi değişti. Yıllardır tuvallere çizdiği şey buydu; ama tuvaldeki siluetler hiçbir zaman ona dönüp bakmamış, hiçbir zaman onun orada olduğunu bilmemişti. Bu ise biliyordu. Bunu bilerek, onun için, ışığın içinde duruyordu. Şalın altında elleri birbirine kenetlendi, avuçları ıslaktı.
Doruk pencereye doğru bir adım attı. Tam camın önünde, ışığın kenarında durdu, gözleri karanlık bahçeyi taradı. Pınar’ın yerini bulamadı, ya da bulmamış gibi yaptı. Sonra elini kaldırıp avucunu cama dayadı. Uzun, sakin bir an. Pınar, karanlığın içinden, o eli kendi tenine değmiş gibi hissetti.
Ardından Doruk geri çekildi, yatağın kenarına oturdu, başını geriye atıp gözlerini kapadı. Bir süre öyle kaldı, yalnızca nefes alarak; göğsü inip kalkıyor, amber ışık teninde ağır ağır geziniyordu. Pınar’ın içinde bir şey çözüldü. Bakmak, diye düşündü, bir dokunuşun en yavaş biçimiydi.
Final ışığı
Gece yarısını yirmi geçe, odadaki projektör yavaşça kısıldı ve söndü. Pencere karardı. Pınar yerinde kıpırdamadan bekledi; kalbi göğsünde bir tren gibi geçiyordu.
Sonra, hiç beklemediği bir yerden bir ışık yandı.
Asmanın tepesine, onun tam üstüne gizlenmiş küçük bir lamba. Sıcak, yumuşak, tek bir daire. Pınar kendini birden aydınlıkta buldu; şalı omuzlarında, saçları dağınık, yanakları kıpkırmızı. Başını kaldırdığında karanlık pencerede Doruk’u gördü. Camın arkasında duruyordu, artık o karanlıktaydı.
Doruk elini kaldırdı, bir soru işareti gibi, havada bekletti. Pınar biliyordu ki tek kelime, “lodos”, bu ışığı söndürmeye yeterdi. Sustu. Sonra şalı omuzlarından yavaşça indirdi, başını kaldırdı ve gülümsedi. Pencereye doğru, hiç saklanmadan baktı.
“Ne zamandan beri biliyordun benim nerede olduğumu?” diye seslendi.
Pencere açıldı. Doruk pervaza yaslandı, sesi alçak ve sıcaktı. “Lambayı öğleden sonra astım. Bu bankın yanına oturacağını biliyordum. Bütün bahçede yasemin kokusunun en yoğun olduğu yer orası. Bir ressam başka yere oturmaz.”
“Bu kural ihlali,” dedi Pınar, ama kahkahası sesini ele veriyordu.
“Final ışığını ben seçerim. İmzaladın.” Doruk bir an durdu. “Hoşuna gitmediyse söndürürüm.”
Pınar ayağa kalktı. Işığın içinde, pencerenin karşısında bir an durdu; bütün serisinin karşısına geçmiş gibi. Sonra yalnızca, “Söndürme,” dedi. “Ama şimdi ben içeri geliyorum.”
Kapıyı Doruk açtı. Bahçeden içeri girdiğinde artık bakan ile bakılan arasındaki cam yoktu; yalnızca iki kişinin birbirine uzanan elleri, aceleyle değil, uzun bir izlemenin olgunluğuyla birleşen dudakları vardı. Doruk onu amber ışığın söndüğü odaya götürdü; Pınar ilk kez ışığın içinde değil, birinin kollarında görüldüğünü hissetti. Asmadaki küçük lamba sabaha kadar yandı, bahçede kimseyi aydınlatmadan.
Ertesi hafta Pınar atölyesine döndüğünde on ikinci tuvale başladı. Bu kez pencere karanlıktı. Işık bahçedeydi; ve ışığın içinde, ilk kez, kendi yüzü vardı.
#edirne#izlemek#ressam#rızalı oyun#röntgenci
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →