ssexhikayen ⌕

Üçlü Sex Hikayeleri

Karadut’ta Üç Kişilik Bir Oda, Bir Kelime: Kartal

Aylarca konuştular, kuralları üçü birlikte koydu. Ama Karadut'taki pansiyonda en çok korkan, hiç beklemedikleri kişi çıktı.

Sex Hikayen · 6 dk okuma · 14 Ekim 2026

Kâhta’dan Nemrut Dağı’na çıkan yolun son köyü Karadut’ta, taş bir pansiyonun üst katında üç yatak, bir soba ve duvarda asılı eski bir kilim vardı. Ev sahibi Hatice Hanım odayı gösterirken “Üç kişisiniz, değil mi?” diye sormuş, cevabı beklemeden çay demlemeye inmişti. Ilgın Aksoy otuz iki yaşındaydı, Ankara’da küçük bir pastanenin sahibiydi ve odanın ortasında durup üç yatağa bakarken içinden güldü. Aylardır konuştukları şeyi, bu üçlü sex hikayesini, sonunda bir köy pansiyonunun mütevazı odasında yaşayıp yaşamayacaklarını hâlâ bilmiyordu.

Kocası Can otuz beş yaşındaydı, bir radyoda gece programı yapıyordu ve sesini yüz binlerce insan tanıyordu, ama şu an o ses bir türlü çıkmıyordu. Pencerenin önünde durmuş, dağın karanlık siluetine bakıyordu. Serra Duman ise otuz üç yaşındaydı, tiyatrolar için ışık tasarlıyordu ve on yıldır ikisinin de en yakın arkadaşıydı. Sırt çantasını yatakların birine bırakıp sobanın kapağını açtı, içine bir odun attı ve “Kimse bir şey söylemeyecekse ben söylüyorum,” dedi. “Yorgunum ve açım. Önce yemek.”

Yol uzun olmuştu. Kâhta’dan çıktıklarında öğleden sonraydı; Cendere Köprüsü’nün Roma taşlarının üstünde durup fotoğraf çekmişler, Arsameia’nın kabartmasında iki kralın el sıkışmasına bakarken Serra, kimseye bakmadan, “İki bin yıldır el sıkışıyorlar, hâlâ kimse kimseyi bırakmamış,” demişti. Can gülmüş, Ilgın ise o cümleyi akşama kadar aklından çıkaramamıştı. Arabada çoğunlukla müzik dinlemişlerdi. Kimse ön koltuğa kimin oturacağını sormamıştı; Serra arkaya geçmiş, Ilgın da yanına. Can, dikiz aynasından ikisine bakıp bir şey söylememişti.

Aylar süren bir konuşma

Her şey bir yıl önce, Ilgın’ın pastanesinde, kapanıştan sonra başlamıştı. Serra bir kahve içmeye uğramış, Can da işten erken çıkmıştı. Üçü konuşurken Serra, iki kadınla ve bir erkekle yaşadığı geçmiş ilişkilerden söz etmiş, kendini yıllar önce biseksüel olarak tanımladığını, bunun onun için bir yön değil, bir genişlik olduğunu söylemişti. O gece eve dönerken Ilgın, Can’a bir şey itiraf etmişti: Serra’ya karşı, yıllardır adını koymadığı bir şey hissettiğini. Can arabayı yolun kenarına çekmiş, uzun süre konuşmamış, sonra “Ben de,” demişti. “Ama ikimizin de seni kaybetmekten korktuğu kadar, onu da kaybetmekten korkuyorum.”

Aylarca konuştular. Önce ikisi, sonra üçü. Serra ilk konuşmada ağlamış, ikincide kızmış, üçüncüde kendi listesini getirmişti. Liste kısaydı: Dostluk her şeyden önce gelir; biri rahatsız olursa her şey durur ve dostluk kalır. Kimse kimsenin yerine geçmez, kimse kimsenin aracı değildir. Her adım üçümüzün de ağzından çıkan bir evetle atılır. Ertesi gün konuşulur, ne hissedilirse. Ve bir kelime: Kartal. Nemrut’un taş kartallarından. Kim söylerse, o an biter.

Ilgın ve Can’ın listesi de neredeyse aynıydı. Bu, üçünü de en çok güldüren şey olmuştu.

Kolay olmamıştı yine de. Bir akşam Ilgın, Serra’nın Can’ın bir şakasına uzun uzun güldüğünü görünce içinde bir şeyin büzüldüğünü fark etmiş ve bunu saklamak yerine, kurala uyup söylemişti. Üçü sabaha kadar konuşmuştu o gece. Kıskançlığın bir yasak değil, bir haber olduğunu, dinlenmesi gerektiğini konuşmuşlardı. Serra ise başka bir şeyden korkuyordu: Bir gün ikisinin, onsuz, eski hayatlarına dönmeye karar vermesinden ve kendisinin hem iki sevgiliyi hem de on yıllık iki dostu birden kaybetmesinden. “O yüzden ilk madde dostluk,” demişti. “Benim sigortam o.”

Kartal kelimesi

Hatice Hanım’ın yaptığı bulgur pilavını, közlenmiş biberi ve ayranı odada, sobanın önünde yediler. Sonra bir süre kimse konuşmadı. Dışarıda dağdan inen rüzgârın uğultusu, içeride sobanın çıtırtısı, rüzgârın camdaki ıslığı.

“Ben korkuyorum,” dedi Can sonunda.

İki kadın da ona döndü. Can ellerine bakıyordu. “Aylardır herkes Serra’nın korkacağını düşündü,” dedi. “Ya da Ilgın’ın kıskanacağını. Kimse benim korkacağımı düşünmedi. Ben de düşünmedim. Ama şimdi buradayım ve ikinizin arasında fazlalık olmaktan korkuyorum. Siz ikiniz birbirinize baktığınızda bir şey oluyor, görüyorum. Ben o bakışın dışında kalırsam diye.”

Ilgın bir şey söylemek için ağzını açtı ama Serra ondan önce davrandı. Kalktı, Can’ın önüne diz çöktü ve onun ellerini avuçlarına aldı. “Can,” dedi, “on yıl önce ikinizle tanıştığımda ilk senin sesine âşık oldum. Gece programını dinlerdim, tek başıma, Kızılay’daki o küçük evde. Sonra Ilgın’a. Sonra ikinize birden, birlikte olduğunuz hâlinize. Kimse fazlalık değil. Kimse eksik de değil. Ama korkarsan, kelimeyi söyle. Ben hiç gocunmam. Burada dost olarak uyuruz, sabah güneşe çıkarız.”

Can başını kaldırdı. Gözleri parlıyordu. “Söylemiyorum,” dedi. “Ama bir şey istiyorum. Yavaş gidelim. Ve bana bakın arada. İkiniz de.”

Serra ikisine sırayla baktı. “O zaman listedeki üçüncü maddeyi yapalım,” dedi. “Yüksek sesle. Birer birer. Ben başlıyorum: Evet. Burada olmak istiyorum, ikinizle, bu gece.”

“Evet,” dedi Ilgın, sesi titremeden. “Uzun zamandır.”

Can bir an sustu. Sobanın ışığında iki kadının yüzüne, on yılın bütün akşam yemeklerine, taşınmalara, bayram sabahlarına, hastane koridorlarında beklenen saatlere baktı. “Evet,” dedi. “Korkuyorum ve evet. İkisi de doğru.”

“İkisi de doğru olabilir,” dedi Serra. “Zaten en iyi evetler biraz korkar.”

“Söz,” dedi Ilgın. Sonra eğilip önce kocasını, sonra Serra’yı öptü. Serra bir an donup kaldı; on yıldır beklediği bir şeyin, bir pansiyon odasında, bulgur kokusunun arasında birden gerçekleşmesine şaşırmış gibi. Sonra güldü ve Ilgın’ı kendine çekti.

Sonra Can kalktı, pencereyi araladı ve soğuk dağ havası odaya doldu. Dışarıda gökyüzü Ankara’da hiç görmedikleri kadar kalabalıktı. Üçü pencerenin önünde, bir battaniyeye sarınıp yan yana durdular. Kimse bir şey söylemedi. Serra’nın başı Ilgın’ın omzundaydı, Ilgın’ın eli Can’ın belinde, Can’ın çenesi Serra’nın saçlarında. Bir yıldız kaydı ve üçü de aynı anda gördü. “Dilek tutmayın,” dedi Serra. “Her şey zaten burada.”

Taş başların önünde gün doğumu

Gecenin geri kalanı yavaş geçti, Can’ın istediği gibi. Her dokunuştan önce bir bakış, her bakıştan sonra bir evet. Serra, Ilgın’ın ensesini öptüğünde Can’ın elini tutuyordu; Can, Serra’nın saçlarını okşarken Ilgın onların ikisinin de alnına dudaklarını bastırıyordu. Kimse dışarıda kalmadı. Sobanın turuncu ışığında üç gölge duvardaki kilimin üstünde birbirine karışıyor, hangisinin kime ait olduğu artık seçilmiyordu. Ilgın bir an durup ikisine baktı: kocasının Serra’nın omzuna bıraktığı yavaş öpücüğe, Serra’nın kapalı gözlerine, ikisinin de aynı anda ona uzanan ellerine. İçinde bir şeyin büzülmesini bekledi. Büzülmedi. Genişledi. Bir ara Can güldü, alçak ve şaşkın, ve iki kadın da ona baktı. “Hiçbir radyo programında bu kadar mutlu olmamıştım,” dedi. Sonra Serra sobanın son odununu attı ve gaz lambasının fitilini kıstı. Duvardaki kilimin desenleri karanlığa karıştı. Kartal kelimesi, o gece, yalnızca bir kez, ve gülerek, Ilgın’ın ağzından çıktı; Can bir kolunu uyuşturan yastığı çekmeye çalışırken. Kimse durmadı, çünkü kimse durmak istemiyordu; yalnızca yastık düzeltildi.

Sabaha karşı dörtte Hatice Hanım’ın eşi Rıza Bey’in cipi kapının önünde korna çaldı. Üçü de yarı uykulu, kalın montlarına sarınarak arka koltuğa doluştular. Yol virajlı ve karanlıktı; Serra ortada oturuyordu, başı Can’ın omzunda, eli Ilgın’ın avucunda.

Nemrut’un zirvesine, taş başların sıralandığı doğu terasına güneş doğmadan yetiştiler. Rüzgâr keskin ve soğuktu. Yüzlerce turist fotoğraf makineleriyle bekliyordu ama üçü biraz uzağa, bir kartal başının yanına oturdular. Ufuk önce morardı, sonra pembeleşti, sonra Fırat’ın ötesinden turuncu bir çizgi yükseldi. Taş başlar birer birer ışığa boyandı.

Ilgın, Can’ın kulağına eğildi. “İyi misin?” diye fısıldadı. Can başını salladı, sonra ikisinin arasındaki Serra’yı gösterdi: Kadın gözlerini kısmış, güneşi değil, taş başlara düşen ışığın açısını inceliyordu; mesleği gereği, kendini tutamadan. İkisi de güldü.

“Bir şey söylemem lazım,” dedi Serra, gözlerini güneşten ayırmadan. “Geçen hafta Berlin’deki bir operadan iş teklifi aldım. Üç yıllık. Hayatımın teklifi.”

Ilgın’ın eli onun elinde kasıldı. Can nefesini tuttu.

“Reddettim,” dedi Serra. “Size bu geziyi teklif etmeden önce. Cevabınızın ne olacağını bilmeden. Çünkü ne olursa olsun, burada kalmak istedim. Siz hayır deseydiniz bile, dostunuz olarak, Ankara’da.”

Güneş tam o an taş başın arkasından yükseldi ve kartalın gölgesi üçünün üstüne düştü. Ilgın ağlamaya başladı; Can güldü, sonra o da ağladı. Serra ikisinin arasında, iki eli iki ayrı elde, ışığa doğru gözlerini kıstı.

“Işığı ben ayarlamadım,” dedi. “Yemin ederim. Ama daha iyisini yapamazdım.”

Ankara'ya dönüş yolunda Serra'nın telefonuna gelen e-posta, üçünün de vermesi gereken ikinci bir kararın habercisiydi.

#biseksüel#dostluk#nemrut#sınırlar#üçlü

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Bunu seveceksin Peçetedeki Dördüncü Kural Neden Boş Kaldı? Ece ile Can'ın on bir yıllık evliliğinde kurallar hep bir peçeteye yazılır. Bu gece Saat 23'te yazılan peçetenin son satırı boş; Ece… Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış