ssexhikayen ⌕

Tatil Sex Hikayeleri

Kaş’ta Nefesini Bırakmayı Öğrendiği Yaz

Tükenmiş bir acil doktoru olan Sude, Kaş'ta serbest dalış öğrenirken hocası Kaan'a kapılır; on günün sonunda ise kimsenin beklemediği bir haber vardır.

Sex Hikayen · 6 dk okuma · 10 Ağustos 2026

Sude’nin çantasında katlanmış bir kâğıt vardı ve Kaş’a geldiği ilk günden beri onu kimseye, en çok da kendine göstermeye cesaret edememişti. Otuz yaşındaydı; Ankara’daki bir acil serviste üç yıl boyunca başkalarının nefesini saydıktan sonra kendi nefesini nerede bıraktığını unutmuştu ve on günlük bu kaçışta bir tatil aşkı hikayesi yaşamak aklının ucundan bile geçmiyordu.

Tek planı Büyükçakıl’ın taşlarında uyuyup denize bakmaktı. Ama arkadaşının hediye ettiği serbest dalış kursunun ilk sabahı, iskelede onu bekleyen adam bütün planları bozdu.

“Kaan,” dedi adam, elini uzatarak. Otuz üç yaşındaydı; güneşten açılmış saçları tuzdan sertleşmiş, omuzları yılların denizinden genişlemişti. Arkasındaki tahta teknenin güvertesinde, beyaz sakallı, kasketli bir adam halat sarıyordu. “Bu da Hakan Abi. Teknenin sahibi, emekli pilot. Gökyüzünden sıkılıp denize inmiş.”

“Elli iki yaşında insan yön değiştirebiliyor, kızım,” dedi Hakan, göz kırparak. “Senin yaşında hiç zor değil.”

Kaan güldü, sonra Sude’ye döndü. “Burada ilk ders nefes tutmak değil, bırakmaktır. Nefesini bırakmayı bilmeyen derine inemez.” Sude, adamın sesindeki sakinlikle kendi kalp atışının yavaşladığını hissetti.

İlk gün sığ sularda, yüzüstü yatarak nefes çalışması yaptılar. Su ılık ve tuzluydu, dibindeki taşlar güneşte yeşil yeşil parlıyordu. Kaan’ın eli sırtının ortasında, ciğerlerinin dolup boşalmasını izliyordu. “Bu el seni rahatsız ediyorsa söyle,” dedi. Sude başını iki yana salladı ve suyun altında gülümsedi; rahatsız etmek bir yana, o el dünyadaki tek sabit noktaydı.

On iki metrede insan neden ağlar?

Günler geçtikçe derinleştiler: beş metre, sekiz metre, sonunda Kaputaş’ın açığında on iki metre. Hakan’ın teknesi her sabah limandan mazot ve demlenmiş çay kokusuyla çıkıyor, Hakan dümende eski pilot anılarını anlatıyordu. “Kokpitte de böyleydi,” dedi bir sabah. “Panik yapan pilotu nefesinden tanırsın. Nefes kısalır, karar kısalır.”

Kaan her inişte ipin karşı tarafında onu bekliyor, gözlerinin içine bakarak başparmağıyla işaretini veriyordu. Aşağıda dünya susuyordu; ne ambulans sirenleri ne monitör sesleri vardı, yalnızca kendi kalbi ve karşısındaki adamın gözleri.

Bir keresinde dokuzuncu metrede paniğe kapıldı; göğsü sıkıştı, yüzeyin ne kadar uzakta olduğunu düşündü. Kaan hemen yanına geldi, avucunu göğsüne koydu ve gözleriyle ona sakin olmasını söyledi. Yukarı birlikte çıktılar. Su yüzünde öksürürken Sude ağlamaya başladı ve Kaan, hiçbir şey sormadan, onu kollarında tutup dalgaların üstünde sallanmasına izin verdi.

“Herkes bir gün suyun altında ağlar,” dedi sonra, tekneye çıktıklarında omuzlarına bir havlu sararken. “Deniz bunu bilir, kimseye söylemez.”

Hakan dümenden seslendi, sesi rüzgârda kesik kesik: “Ben de söylemem! Ama Sevda’ya anlatırım, o da bütün Kaş’a.” Sude ağlarken gülmeye başladı ve yıllardır ilk kez birinin önünde güçlü görünmek zorunda olmadığını hissetti.

O akşam Kaan’ın tekneyi limana bağlamasını beklerken iskelede, ayaklarını suya sarkıtıp güneşin batışını sonuna kadar izledi. Telefonu çantasında titredi; Ankara’dan, başhekimlikten bir arama. Açmadı. Çantadaki katlanmış kâğıdın köşesine dokundu ve yine açmadı.

Bir tatil aşkı on gün sonra biter mi?

Akşamları Kaan ona kasabayı gösterdi. Uzun Çarşı’nın begonvilleri altında, taş sokakların ılık nemi tenlerine yapışırken dondurma yediler. Limanağzı’na tekneyle gidip gün batımında yüzdüler. Sude ona acilde kaybettiği hastaları, Kaan da ona İstanbul’da bıraktığı mühendislik kariyerini anlattı.

“Pişman mısın?” diye sordu Sude bir gece.

“Her gün bir saniye,” dedi Kaan. “Sonra suya giriyorum ve geçiyor. Sen?”

“Ben henüz bırakmadım ki pişman olayım.”

Bir akşam Hakan, onları Çukurbağ’daki evine yemeğe çağırdı. Kırk dokuz yaşındaki Sevda, kahkahası bahçenin öbür ucundan duyulan, saçlarına bir begonvil iliştirmiş bir kadındı; masaya közlenmiş patlıcan, otlu peynir ve soğuk beyaz şarap koydu. Hakan ile Sevda konuşurken birbirlerinin cümlelerini bitiriyorlardı.

“Biz Kaş’a geldiğimizde ben elli yaşındaydım,” dedi Hakan, karısının elini tutarak. “Herkes deli dedi. Pilot emekli olur, İstanbul’da oturur, torun bekler. Biz ise bir taş ev, bir tekne, bir de bu manzarayı seçtik.”

“Bazı kararlar insanı korkutur,” dedi Sevda, Sude’ye bakarak. Sanki çantadaki kâğıdı görmüş gibiydi. “Korkutmayanlar zaten karar değildir, tatlım.”

Eve dönerken Kaan ona uzun uzun baktı ama bir şey sormadı. Birbirlerine anlattıkları her şey, suyun altında söyleyemedikleri bir şeyin yerine geçiyordu.

Sekizinci gece, Limanağzı’nın küçük koyunda ay denizin üstünde gümüş bir yol açarken Sude suyun içinde Kaan’a doğru yüzdü. Çevrede yalnızca ağustosböceklerinin son çığlıkları ve kayalara vuran dalgaların hafif şapırtısı vardı. Aralarında yalnızca bir nefeslik mesafe kaldığında durdu.

“Bu bir tatil aşkı olacaksa,” dedi, “on gün sonra biteceğini bilerek istiyorum seni.”

Kaan uzun süre ona baktı. “Ben de seni istiyorum,” dedi. “Ama bitip bitmeyeceğine sen karar ver.”

Öpüştüklerinde ikisinin de dudakları tuzluydu. Su, bedenlerinin arasında ılık bir ipek gibi kayıyordu; Sude ellerini adamın ensesine kenetledi, Kaan onu belinden tutup dalgaların üstüne hafifçe kaldırdı. Nefeslerini tutmayı bu kadar iyi öğrenmişlerdi, ama şimdi ikisi de nefes nefeseydi.

“Yukarıda evim var,” dedi Kaan. “Ama sadece istersen.”

Sude’nin cevabı, onun elini suyun altında bulup sıkmak oldu.

Koyun yukarısındaki taş evde ne söylenmedi?

Kaan’ın koyun yukarısındaki taş duvarlı küçük evine çıkarken ıslak ayak izleri merdivenlerde kurudu. Kekik ve kuru çam iğnesi kokusu, ayak tabanlarının altında hâlâ sıcak taşlar. Kapının eşiğinde Kaan durdu.

“Emin misin?” diye sordu, saçlarından damlayan suyu parmağıyla onun yanağından silerek.

“Hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım,” dedi Sude, elini tuttu ve içeri, karanlığa adım attı.

Pencereden giren ay ışığı, tenlerindeki tuz kristallerini parlatıyordu. Kaan onu öpmeyi bırakmadan havluyla saçlarını kuruladı; Sude onun omuzlarındaki güneş yanığını parmak uçlarıyla izledi. Her dokunuştan önce birbirlerinin gözlerine baktılar, tıpkı derinlerde ipin iki ucunda verdikleri o sessiz işaret gibi: iyiyim, devam.

Denizin sesi açık pencereden içeri doldu, çekildi, yeniden doldu. Sude yıllardır ilk kez bir gecenin bitmesinden korkmadı. Sonrasını yalnızca Limanağzı’nın sessiz dalgaları ve sabaha karşı balığa çıkan bir teknenin uzaklaşan motor sesi bildi.

Gecenin bir yerinde Sude onun göğsüne başını koymuş, kalp atışlarını saydı. Dakikada elli iki. “Dalgıç kalbi,” dedi gülerek. “Hiç acele etmiyor.”

“Sen yanımdayken ediyor,” dedi Kaan, sesi uykulu. “Sadece belli etmiyor.”

“Doktora yalan söylenmez.”

“O zaman doğrusunu söyleyeyim: Sekizinci metrede ilk kez gözlerine baktığımdan beri hiç bu kadar yavaş atmadı. Çünkü nihayet bir yere varmış gibi.”

Sude cevap vermedi; yalnızca kulağını onun göğsüne daha sıkı bastırdı ve saymayı bıraktı.

Sabah Kaan uyurken Sude çantasından o kâğıdı çıkardı, bir süre pencerenin ışığında okudu, sonra yeniden katladı. Hâlâ söyleyememişti. İki gün kalmıştı.

Son gün gelen haber neyi değiştirecek?

Onuncu gün Kaan, Sude’yi pansiyonun önünde bekliyordu; gözlerinde dalgın bir hüzün vardı. Biraz geride, limana inen yokuşta Hakan, elinde bir file domatesle durmuş, uzaktan onları izliyordu.

“Ankara otobüsün kaçta?” diye sordu Kaan, sesini hafif tutmaya çalışarak.

Sude bavulunu yere bıraktı, çantasından katlanmış kâğıdı çıkardı ve ona uzattı.

Kaş Devlet Hastanesi’nin acil servisi için atama yazısıydı. Başvuruyu üç ay önce, uykusuz bir nöbetin sabahında, hayatını değiştirmek için son bir umutla yapmıştı. Onay tatilinin ikinci günü gelmişti ve o günden beri kimseye, en çok da kendine söylemeye cesaret edememişti.

“Neden söylemedin?” diye sordu Kaan.

“Çünkü sen bana nefesimi bırakmayı öğretiyordun,” dedi Sude. “Senin için kalıyormuşum gibi görünmesini istemedim. Kendim için kalıyorum. Sen de… bunun en güzel tarafısın.”

Kaan kâğıdı iki kez okudu, sonra onu kucaklayıp havaya kaldırdı. Sude gülerken saçları yüzüne döküldü. Yokuştan Hakan’ın alkışı geldi, filedeki domateslerden biri yere yuvarlandı.

“Demek karar verdin,” dedi Kaan.

Sude onun kulağına eğildi: “Verdim,” diye fısıldadı. “Bu hikâyenin dönüş bileti yok.” Sonra geri çekildi, yüzünde yaramaz bir gülümseme. “Ama bir şartım var. Yirmi metre. Bu kış, sen ve ben.”

Hakan ile Sevda Ulu'nun Kaş'a neden elli yaşında kaçtıklarının hikâyesi, Çukurbağ'daki o yemek masasında anlatılmayı bekliyor.

Hakan UluSevda Ulu

#deniz#kaş#tatil aşkı#yaz aşkı

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Hakan Ulu başka bir hikayede Kaş’ta Dördüncü Gecenin Tuzlu Sessizliği Evli bir mimar, Kaş’ta gece denizinde bir tekne ustasıyla karşılaşır. Kaybolan bir yüzük, kararı kimin vereceğini sorar. Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış