Lezbiyen Sex Hikayeleri
Kaş’ta On İki Metre Derinlikte Bir İşaret
Konuşmanın imkânsız olduğu on iki metre derinlikte, bir dalış eğitmeni hiç öğretmediği bir işaret yapar. Selin'in cevabı, hayatının en dürüst cümlesi olacaktır.
On iki metre derinlikte Ilgın, Selin’e hiçbir kitapta yazmayan bir işaret yaptı: iki parmağını önce kendi kalbine, sonra Selin’in maskesine doğru uzattı. Selin otuz bir yaşındaydı ve biri ona kendi lezbiyen aşk hikayesinin konuşmanın imkânsız olduğu bir yerde, Kaş’ın mavi sessizliğinde başlayacağını söyleseydi gülüp geçerdi.
Hayatını çizgilerle yönetmişti: İzmir’deki mimarlık ofisinde çizdiği planlar, takvimindeki renkli bloklar, kimseye taşmayan duygular. Kaş’a dalış sertifikası almaya geldiğinde planı da belliydi: beş dalış, bir sertifika, pazartesi sabahı ofiste.
Eğitmeni Ilgın otuz dört yaşındaydı; güneşten açılmış kısa saçları, bileğinde solmuş bir pusula dövmesi vardı. İlk gün iskelede, Selin’in maskesini ayarlarken parmakları şakağında bir an fazla kaldı. Neopren, güneş kremi ve deniz tuzu kokuyordu.
“Aşağıda konuşamayız,” dedi Ilgın. “O yüzden işaretleri iyi öğren. Yukarı, aşağı, tamam, sorun var. Gerisini su anlatır.”
“Ya anlatamazsa?”
Ilgın gülümsedi. “O zaman yukarı çıkarız ve konuşuruz.”
Halka işareti her zaman “tamam” mı demekti?
Selin işaretleri bir öğrencinin titizliğiyle ezberledi. Başparmakla işaret parmağının oluşturduğu halka “tamam” demekti; avucu yere bakan, iki yana sallanan bir el “bir şeyler ters” anlamına geliyordu. Ama hiçbir kitapta, Ilgın’ın her dalıştan sonra ona bakışının ne demek olduğu yazmıyordu.
Teknede her sabah aynı yaşlı adam vardı: Hakan Ulu. Elli iki yaşında, emekli bir pilottu; karısı Sevda’yla Kaş’a yerleşmiş, haftada üç gün bu tekneyle dalmaya çıkıyordu. Gri sakalı, kırış kırış gülen gözleri ve her şeyi bir uçuş anısına bağlayan bir anlatım tarzı vardı.
“Otuz yıl gökyüzündeydim,” dedi Selin’e, ikinci sabah, ekipmanını takarken. “Şimdi denizin dibindeyim. İkisi de aynı; işaretler her yerde vardır, insanlar onları okumaktan korkar sadece.”
“Siz hiç korkmadınız mı?”
“Korkmadım dersem yalan olur. Sevda’ya ilk kez evlenme teklif ettiğimde telsizle ettim, Antalya kulesine bağlıyken. Herkes duydu.” Güldü. “Korkuyu yönetmenin yolu, kokpitte nefesini tutmamaktır.”
İlk üç gün sığ koylarda çalıştılar. Ilgın kusursuz bir öğretmendi; sabırlı, net, hata yapıldığında asla sesini yükseltmeyen biri. Selin bir keresinde panikleyip regülatörü ağzından kaçırdığında Ilgın onun bileğini tutmuş, gözlerinin içine bakmış ve kendi nefesini yavaşlatarak ona ritim vermişti. Yüzeye çıktıklarında Selin’in elleri titriyordu ve Ilgın bir süre o elleri bırakmamıştı.
“Korkmak ayıp değil,” demişti. “Ayıp olan, korkuyu yönetmeye çalışırken nefesini tutmak.”
Selin bu cümleyi bir gün önce Hakan’dan duyduğunu fark etti ve Ilgın’a baktı. Ilgın omuz silkti, iskelenin ucunda ekipman yıkayan Hakan’a el salladı. “Kötü bir öğretmenden çalıntı,” dedi. Selin güldü, ama bileğindeki o sıcaklık akşama kadar geçmedi.
Derinlikte sorulan soruya nasıl cevap verilir?
O akşam Ilgın onu Uzun Çarşı’daki küçük bir meyhaneye, okulun bütün ekibiyle birlikte yemeğe götürdü. Masada herkes konuşuyordu; Hakan’ın bir sabah Kapadokya üstünde bir sıcak hava balonuyla burun buruna geldiği hikâyesi, kaptan Rıfat’ın ahtapot tarifleri, Sevda Hanım’ın kocasına attığı yan bakışlar. Selin ise yalnızca masanın altında, dizinin Ilgın’ın dizine değdiği o küçük noktayı hissediyordu. İkisi de çekilmedi. İkisi de bundan bahsetmedi.
Gece pansiyona yürürken Ilgın durdu, ona bir taş merdivenin başında iyi geceler diledi ve gitti. Selin uzun süre o merdivende kaldı; begonvillerin altında, bir şeyin eksik kaldığını bilerek.
Dördüncü gün Limanağzı açıklarındaki eski bir batığa indiler. Işık mavi bir perde gibi inceliyor, bütün sesler kendi nefesinin köpüklerine dönüşüyordu. Batığın paslı gövdesinde mercanlar büyümüştü; küçük, gümüş balık sürüleri bir nefes gibi açılıp kapanıyordu.
Selin bir ahtapotun kayalar arasında renk değiştirişini izlerken Ilgın yanına süzüldü ve o işareti yaptı: iki parmak, önce kendi kalbine, sonra Selin’in maskesine.
Selin ne cevap vereceğini bilemedi. Elleri, ezberlediği bütün işaretleri bir anda unutmuştu. Kulaklarında yalnızca regülatörün hışırtısı, kalbinin göğsüne vuran sesi vardı. Sonunda yalnızca halkayı yaptı ve maskenin ardında Ilgın’ın gözlerinin kenarlarının kırıştığını gördü.
Yüzeye çıktıklarında ikisi de bir şey söylemedi. Tekne Kaş’a dönerken aralarındaki sessizlik motorun gürültüsünden daha yüksekti. Hakan, kıç tarafta güneşlenirken, gözlerini açmadan mırıldandı: “Bazı sessizlikler telsizden yüksek çıkar.”
O akşam Selin pansiyonun terasında, yarımadanın ışıklarına bakarak kendini sorguladı. Yıllardır kadınlara duyduğu yakınlığa “hayranlık” demiş, adını koymaktan ustalıkla kaçmıştı. Şimdi ise suyun altında verdiği o küçük işaret, kara üstünde söyleyemediği bütün cümlelerden daha dürüst geliyordu.
Telefonunu açtı, kız kardeşine bir mesaj yazdı, sildi. Sonra yeniden yazdı: “Burada biri var. Galiba ilk kez bir şeyi tasarlamadan istiyorum.” Gönderdi ve cevabı beklemeden telefonu ters çevirdi.
Aşağıda, iskelenin ucunda, dalış okulunun ışığı hâlâ yanıyordu. Sonra söndü. Ve birkaç dakika sonra, pansiyonun taş merdiveninde, tanıdık bir ayak sesi duyuldu.
Kara üstünde aynı soru yeniden sorulursa?
Kapı çaldığında saat on biri geçiyordu. Ilgın elinde iki şişe soğuk su, saçları hâlâ ıslak, eşikte duruyordu.
“Bugün aşağıda bir şey sordum,” dedi. “Cevabını yanlış anlamış olabilirim; halka bazen sadece ‘iyiyim’ demektir. O yüzden yukarıda bir kez daha soruyorum. Hayır dersen yarın yine eğitmenin olurum, hiçbir şey değişmez.”
Selin onu içeri aldı. Terasa çıktılar, bacaklarını taş korkuluktan aşağı sarkıttılar. Gece ılıktı; begonvillerin kokusu denizden gelen tuzla karışıyordu. Ilgın ona Kaş’a nasıl geldiğini anlattı: Ankara’daki bir sigorta şirketinde geçen yılları, otuzundan sonra her şeyi bırakıp suya kaçışını, ailesine kim olduğunu söylediği o uzun bayram sofrasını.
“Ne dediler?”
“Annem tabağını bitirdi, sonra kalktı ve bana baklava getirdi. Babam iki ay konuşmadı. Şimdi her yaz gelip benimle dalıyor.” Gülümsedi. “İnsanlar bazen sadece biraz derine inmek için zamana ihtiyaç duyar.”
Selin dinlerken kendi hikâyesinin ilk cümlesini kurduğunu fark etti.
“Daha önce bir kadını hiç öpmedim,” dedi sonunda. “Ama seni öpmek istiyorum. Bunu suyun altında söyleyemedim.”
Ilgın elini uzattı ama dokunmadı; avucu açık, ikisinin tam ortasında bekliyordu. “O zaman sen gel,” dedi. “Hızını sen seç.”
Selin geldi. İlk öpücük tuz ve nane tadındaydı, temkinliydi, bir soruya benziyordu. İkincisi artık soru değildi. Ilgın’ın parmakları ensesinde, dalıştan kalma bir dikkatle, her harekette bir onay arar gibi dolaştı; Selin her seferinde biraz daha yaklaşarak cevap verdi. Teras lambasının çevresinde dönen pervaneler, denizden gelen ılık rüzgâr, uzaktaki bir teknenin müziği… Dünya yavaşlamış, derinlikte duyulan o tatlı sersemlik bütün bedenine yayılmıştı.
“İçeri girelim mi?” diye fısıldadı Selin.
Ilgın alnını onunkine dayadı. “Emin misin?”
“Hayatımda ilk kez plan yapmadan eminim.”
Ilgın kapıyı arkalarından usulca kapattı; terasta yalnızca iki şişe su ve yarımadanın titreyen ışıkları kaldı.
Gece yarısından sonra bir ara Ilgın, karanlıkta Selin’in elini aldı ve parmaklarıyla avucuna küçük bir halka çizdi. Selin güldü, aynı halkayı onun avucuna çizdi. Bu kez ikisi de ne anlama geldiğini biliyordu.
Sertifikanın arkasında ne yazıyordu?
Beşinci ve son dalışın ardından Ilgın, Selin’in sertifikasını imzaladı. Kâğıdı uzatırken arkasını çevirmesini işaret etti. Orada, kurşun kalemle çizilmiş küçük bir el vardı: iki parmağı önce kalbe, sonra karşısındakine uzanan bir el. Altında tek bir cümle yazıyordu: “Bu işareti sadece bir kişiye öğrettim.”
Hakan, iskelede ekipmanını toplarken sertifikaya bir göz attı ve hiçbir şey sormadan Selin’in omzuna hafifçe vurdu. “Sevda bu akşam bize balık yapıyor,” dedi. “İkinizi de bekliyoruz. Telsizle teklif hikâyesini o daha iyi anlatır.”
Selin o gün İzmir’e dönmedi. Ofisine, uzun zamandır ilk kez takvimine sığmayan bir e-posta yazdı ve bir hafta daha izin istedi. Akşamüstü iskelede, Ilgın’ın yeni öğrencilere halka işaretini gösterişini izlerken bütün işaretlerin anlamını artık bildiğini düşündü.
Bazı itiraflar ancak nefesin kısıldığı yerlerde yapılırdı; en derin nefes ise hep onlardan sonra alınırdı.
Telefonu ters dönmüş hâlde titredi. Kız kardeşiydi: “Ben de geliyorum. Ama önce söyle: Adı ne?” Selin cevap yazmak yerine sertifikanın arka yüzünün fotoğrafını çekti ve gönder tuşuna bastı.
#dalış#ilk öpücük#itiraf#kaş#tatil aşkı
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →