Mastürbasyon Hikayeleri
Kayaköy’de Kendine Yazılan Bir Mektup
Eski kocası ona yıllarca soğuk demişti. Aslı, Kayaköy'deki taş evde bulduğu bir defterle, bu sözün kime ait olduğunu sorgulamaya başlar.
Kayaköy’ün terk edilmiş beş yüz evinden biri hariç hepsinin çatısı yoktu. Aslı Demirtaş, kırk bir yaşında, boşanma kararının mühürlendiği günün ertesi sabahı, o tek çatılı evin anahtarını, yamacın dibindeki bakkalın tezgâhından aldı. Ev, köyü bekleyen altmış üç yaşındaki Mürüvvet Hanım’ındı; bir aylığına kiralamıştı ve kimseye nereye gittiğini söylememişti. Çantasında üç kitap, bir hırka ve on beş yıl boyunca kendisine söylenmiş tek bir cümle vardı: “Sen zaten soğuk bir kadınsın.” Kendi bedeniyle, kendi arzusuyla, yıllardır ertelediği o yalnız ve mahrem buluşmanın, mastürbasyon kelimesini aklından bile geçirmeye utanan bir kadın için nasıl bir yolculuk olacağını henüz bilmiyordu.
Ev tek odalıydı. Kalın taş duvarlar, güneye bakan küçük bir pencere, demir karyola, ahşap bir masa. Masanın çekmecesinde kalın, kumaş kaplı bir defter vardı; kapağına el yazısıyla “Bu evde kalanlar için” yazılmıştı. Aslı ilk akşam defteri açmadı. Karyolaya oturdu, yamaçta yıkık evlerin pencere boşluklarından geçen rüzgârın uğultusunu dinledi ve on beş yıldır ilk kez, kimsenin onu bir yere çağırmadığı bir gecede uyumayı denedi.
Uyuyamadı. Bedeni, sanki hâlâ bir başkasının nefesine ayarlıymış gibi, karyolanın sol yanına doğru kayıp duruyordu. Gece yarısı kalktı, pencereyi açtı, ılık bir kekik kokusu içeri doldu. Kollarını kendi omuzlarına doladı. Ne kadar zamandır kendine böyle sarılmadığını düşündü ve bu düşünce onu, beklemediği bir yerden, boğazından yakaladı.
İkinci gün yamaçtan Gemiler Koyu’na kadar yürüdü. Koy sabahın erken saatinde boştu; su, bir cam gibi durgun ve yeşildi. Aslı bir süre kıyıda durdu, sonra elbisesinin altındaki mayosuyla suya girdi. Soğuk önce ayak bileklerini, sonra dizlerini, sonra karnını kavradı; nefesi kesildi, güldü. Sırtüstü yattı, kulakları suyun içinde kaldı, dünyanın bütün sesleri kendi kalp atışına indi. Tenine değen suyu, saçlarının arasından geçen akıntıyı, omuzlarında ısınan güneşi ilk kez bir şey yapmak için değil, yalnızca hissetmek için hissetti. Kıyıya çıktığında elleri titriyordu; üşümekten değil.
Akşam telefonunda eski kocasından bir mesaj vardı. Avukatın birkaç evrak daha istediğini yazmış, sonuna da her zamanki gibi bir cümle eklemişti: “Umarım iyisindir. Gerçi sen hep idare edersin, sende pek bir şey değişmez.” Aslı mesajı iki kez okudu. Sonra cevap yazmadan telefonu kapattı ve çekmeceye, defterin yanına koydu. İlk kez o cümlenin üstünde durmadı; yalnızca bir eşyayı yerine kaldırır gibi kaldırdı.
Defterdeki eski el yazıları
Üçüncü gün defteri açtı. Sayfalar, yıllar içinde bu evde kalmış insanların notlarıyla doluydu: Fransızca bir teşekkür, kurutulmuş bir zeytin yaprağı, bir mimarın yıkık evlerden çizdiği eskizler, birinin kendi kendine verdiği sözler. Bir sayfa diğerlerinden farklıydı. Mürekkebi solmuştu, harfleri eğik ve kararlıydı. Tarih yoktu, imza yoktu. Yalnızca birkaç satır:
“Kendine dokunmayı unutan bir kadın, başkasının dokunuşunu da tanıyamaz. Bu evde kimse seni görmüyor. Bu evde yalnızca sen varsın. Bunu bir ceza değil, bir hediye say.”
Aslı defteri kapattı. Yüzü ısınmıştı. Bunu bir yabancının, belki de yıllar önce burada ağlamış başka bir kadının yazdığını düşündü ve tuhaf bir biçimde utancı, yalnız olmadığı duygusuyla karıştı. Akşama kadar yürüdü. Yıkık kilisenin basamaklarına oturdu, kertenkelelerin taşların üstünde güneşlenişini izledi. Taşlara dokundu; sıcaktı, pürüzlüydü, canlıydı. Avucunu kendi koluna koydu. O da sıcaktı.
Evliliğinin son yıllarını düşündü. Karanlıkta hep acele eden bir beden, hiç sorulmayan sorular, sabahları masada okunan gazeteler. Bir keresinde, belki on yıl önce, “Ben ne istiyorum, hiç sordun mu?” demişti; cevap, bir omuz silkme ve o tek cümle olmuştu. Aslı yıllarca cevabın doğru olduğuna inanmıştı. Soğuktu, demek. Arzusu bir yerlerde kurumuştu, demek. Oysa şimdi, bu yamaçta, güneşi ensesinde hissederken içinde bir şeyin kıpırdandığını duyuyordu. Kurumuş değil; yalnızca kimsenin sulamadığı bir şey.
Kendi teninin haritası
O gece eve döndüğünde, Mürüvvet Hanım’ın bıraktığı mumu yaktı. Kapıyı kilitledi; sonra, kilitlediği için kendine gülümsedi. Burada kimse yoktu. Yamaçta yalnızca rüzgâr, yıkık evler ve gökyüzünde, Fethiye’nin ışıklarından uzak olduğu için bütün parlaklığıyla duran yıldızlar vardı.
Karyolaya uzandı. Elini önce bileğine koydu, nabzını saydı. Sonra yavaşça, yıllardır kimsenin acele etmeden dokunmadığı yerlere: köprücük kemiğinin altındaki çukura, kaburgalarının arasına, karnının yumuşaklığına. Her dokunuşta bir şey sordu kendine. “Bu iyi mi?” Cevap bazen evetti, bazen hayır; ilk kez hayır dediğinde elini çekti ve kimsenin ona kızmadığını fark etti. Bu fark ediş, bütün dokunuşlardan daha çok şey açtı içinde.
Nefesi değişti. Mumun alevi duvardaki taşların üstünde dalgalandı. Aslı gözlerini kapadı ve on beş yılın sessizliğinin, sanki eski bir kapının menteşesi gibi gıcırdayarak yerinden oynadığını hissetti. Bedeninin bir harita olduğunu düşündü; kendi elleriyle, kendi hızında, ilk kez çizilen bir harita. Hiçbir yöne itilmeden, hiçbir beklentiye yetişmeye çalışmadan. Sıcaklık göğsünden aşağıya, bir şarap lekesi gibi, yavaş yavaş yayıldı.
Bir an, eski utancın geri geldiğini hissetti; o tanıdık, soğuk el. “Ne yapıyorsun sen?” diye fısıldadı o ses. Aslı durmadı. Sesi duydu, tanıdı, ve onu kendisine ait olmayan bir eşya gibi kapının dışına bıraktı. Sonra kendi adını, kimsenin ona hiç söylemediği bir tonla, kendisi söyledi.
Mum, gecenin bir yerinde, kimse üflemeden kendi kendine söndü. Aslı bunu fark etmedi. Uyandığında güneş pencereden içeri vuruyor, çarşaf ayak ucuna kaymış, yüzünde yıllardır görmediği bir gevşeklik duruyordu.
Banyodaki küçük, kenarları kararmış aynanın önünde durdu. Yıllardır kendine yalnızca makyaj yaparken, saçını toplarken, bir kusur ararken bakmıştı. Şimdi başka türlü baktı. Omzundaki eski bir yara izi, karnındaki ince çizgiler, gözlerinin kenarında güneşin bıraktığı kırışıklar. Hiçbirini düzeltmek istemedi. Parmağını aynanın buğusuna değdirdi ve oraya, kimsenin görmeyeceğini bile bile, küçük bir kalp değil, kendi adının baş harfini çizdi.
Sonraki gecelerde mumu yine yaktı. Bazen hiçbir şey yapmadı, yalnızca uzandı ve bedeninin kendisine ne söylediğini dinledi. Bazen elleri yeniden yola çıktı, her seferinde biraz daha cesur, biraz daha meraklı. Utanç her gece biraz daha geç geldi, sonra bir gece hiç gelmedi.
Mürüvvet Hanım’ın sırrı
Ayın son haftası, Mürüvvet Hanım bakkalın önünde ona bir tas incir uzattı. Altmış üç yaşındaydı; beyaz başörtüsünün altından gümüş bir perçem çıkıyordu, gözleri ise hâlâ bir genç kadının yaramazlığıyla parlıyordu. “Defteri okudun mu?” diye sordu.
“Okudum,” dedi Aslı. Yanakları kızardı. “Bir sayfa vardı. Kimin yazdığını bilmiyorum ama…”
Mürüvvet Hanım güldü. Uzun, kısık, tütsülenmiş bir gülüştü. “Ben yazdım,” dedi. “Otuz yıl önce. Kocamdan ayrıldığım yaz, o evde tek başıma kaldım. Bana da birileri bir şey söylemişti, senin taşıdığına benzer bir şey. Taşlar söktürdü onu bana. Taşlar ve o yatak.” Bir incir daha uzattı. “Sonra her gelen kadın için o sayfayı orada bıraktım. Bazıları okur, bazıları okumaz. Okuyanlar, ay sonunda bakkala başka bir yüzle gelir.”
Aslı inciri aldı, ısırdı. Tatlı, ılık, yaz kokan bir meyveydi. Gülmeye başladı; Mürüvvet Hanım da onunla güldü. Yamaçtan aşağı inen bir rüzgâr, köyün beş yüz boş penceresinden aynı anda geçti ve bir an, bütün o yıkık evler sanki onlarla birlikte gülüyormuş gibi uğuldadı.
“Peki sonra?” diye sordu Aslı. “Sonra ne oldu?” Mürüvvet Hanım omuz silkti. “Sonra birini sevdim, bırakmadım; sonra başka birini sevdim, o beni bıraktı. Ama bir daha hiçbir erkeğe beni bana tarif etme izni vermedim. Kendi tarifimi o yatakta ben yazmıştım.” Aslı bu cümleyi bir incir çekirdeği gibi dilinin ucunda tuttu, uzun süre bırakmadı.
Gitmeden önceki akşam Aslı defteri yeniden açtı. Mürüvvet Hanım’ın sayfasının arkasına, boş kalan yere, kendi el yazısıyla tek bir satır ekledi; bir sonraki kadın okusun diye, ya da belki kimse okumasın diye, ama en çok da kendisi için:
“Soğuk değildim. Yalnızca, ateşimi kimse yakmadığı için kendim yakmayı öğrenmem gerekiyordu.”
Sabah anahtarı bakkalın tezgâhına bıraktı ve yamaçtan aşağı inerken, on beş yıldır ilk kez, kollarını kendi omuzlarına dolamadan, sıcak olduğunu bildi.
#boşanma#kadın arzusu#kayaköy#kendini keşfetmek#yalnızlık
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →