Patron Sex Hikayeleri
Kazı Başkanı Gece Yarısına Kadar Neden Bekledi?
Kazı başkanı Nevin'in tek kuralı vardır: ekibinden kimseyle asla. Fotoğrafçı Deniz'in sözleşmesi ise son gün, tam gece yarısı bitmektedir.
Anemurium’un yıkık hamamlarının arasında, sabahın beşinde, kazı başkanı Nevin Saral ekibini topladı ve her sezon başında yaptığı konuşmayı yaptı: “Bu alanda üç kural var. Bir, hiçbir şey benim onayım olmadan kaldırılmaz. İki, güneş on bire geldiğinde herkes gölgeye çekilir. Üç,” dedi ve bir an durdu, gözlerini yeni gelen fotoğrafçıya çevirdi, “benim ekibimde kimse kimseyle duygusal ilişkiye girmez. Ben dahil.”
Kırk yedi yaşındaydı, yirmi yıldır Akdeniz kıyısındaki antik kentleri kazıyordu ve bu kuralı hiç bozmamıştı. Ta ki o sezon, otuz dokuz yaşındaki Deniz Sevim, drone’u ve dev objektifleriyle Anamur’a gelip kazı evinin terasında kahvaltı masasının öbür ucuna oturana kadar.
Deniz bir sözleşmeli fotoğrafçıydı: alanın havadan haritasını çıkaracak, buluntuları belgeleyecek, sezon sonunda gidecekti. Sözleşmesi eylülün son günü, gece yarısı bitiyordu. Nevin bunu ilk gün, imzaladığı belgede okumuştu ve nedense tarih aklından hiç çıkmamıştı.
Mozaiğin altındaki yüz
İlk haftalar sakin geçti. Deniz sabahları drone’u kalenin üstünde uçuruyor, öğleden sonraları hendeklerdeki buluntuları fotoğraflıyordu. Nevin onunla yalnızca iş konuşuyordu: ışık açısı, ölçek çubuğu, dosya isimleri. Ama Deniz’in her fotoğrafında bir şey vardı; bir sütun başlığının gölgesini sabahın en doğru dakikasında yakalayışı, bir çanak parçasının kırık kenarındaki parmak izini görünür kılışı. Nevin dosyaları gece, kazı evindeki odasında tek tek açıyor, bir fotoğrafın başında gereğinden uzun kalıyordu.
Ağustos ortasında, hamamın doğu odasında bir mozaik çıktı. İşçiler toprağı fırçalarla temizlerken Deniz merdivenin tepesinden çekim yapıyordu. Mozaik yavaş yavaş ortaya çıktı: dalgalar, balıklar, bir kenar şeridi ve ortada, büyük gözlü, yarım gülümsemeli bir kadın yüzü.
“Durun,” dedi Deniz birden. Herkes durdu. Merdivenden indi, yüzün yanına diz çöktü, bir şey gösterdi. Yüzün yanağında, taşların arasında, küçük siyah tesseralarla yazılmış iki harf vardı.
“Ustanın imzası,” dedi Nevin, hemen yanına çökerek. Omuzları değdi. İkisi de çekilmedi. “Yirmi yıldır böyle bir şey görmedim.”
“Bu yüz kimin?”
“Kimse bilmez. Belki ustanın sevdiği biri. Belki hiç kimse.”
Deniz başını çevirip ona baktı. Aralarında bir avuç toprak kadar mesafe vardı. “Size benziyor,” dedi alçak sesle.
Nevin ayağa kalktı, dizlerindeki toprağı silkti, sesine her zamanki sertliğini verdi. “Ölçek çubuğunu koyun, Deniz Bey. Üç açıdan çekim. Işık on bire kadar iyi.”
O gece, kazı evinin terasında, ekip dağıldıktan sonra, Deniz yanına geldi. Elinde dizüstü bilgisayarı vardı, ekranda mozaiğin yüzü. “Kuralınızı biliyorum,” dedi. “Bozmayacağım. Ama bir şeyi bilmenizi istiyorum. Sözleşmem bitene kadar sizi yalnızca bir başkan olarak göreceğim. Ondan sonrası size kalmış.”
Nevin denize baktı. Aşağıda, Anamur’un uzun sahilinde dalgalar beyaz çizgiler halinde kırılıyordu. “Ondan sonrası diye bir şey olmayabilir.”
“Biliyorum,” dedi Deniz. “Yine de söylemek istedim.”
Eylülün son günü
“Kuralın nereden geldiğini sormayacak mısın?” dedi Nevin, o uzaklaşırken.
Deniz durdu. “Anlatmak istersen.”
Nevin uzun süre sustu. “On beş yıl önce, Likya’da bir kazıda asistandım. Başkanımız ekipten biriyle ilişki yaşadı. Sezon ortasında ayrıldılar; ekip ikiye bölündü, kimse kimseyle konuşmadı, bir mezar odası yanlış kayıtlarla kapatıldı. Yıllarca o odanın içinde ne olduğunu bilemedik. Ben o gün karar verdim: bir gün başkan olursam, kalbim toprağın önüne geçmeyecek.”
“Haklısın,” dedi Deniz. “O yüzden bekleyeceğim. Toprağın önüne geçmeden.”
Gittiğinde Nevin terasta uzun süre tek başına oturdu. Elinde soğumuş bir bardak çay, önünde ay ışığında parlayan deniz. Yirmi yıl boyunca kuralını bir duvar gibi taşımıştı; ilk kez o duvarın arkasında ne biriktiğini merak etti. Odasına döndüğünde dizüstü bilgisayarını açtı, mozaiğin fotoğrafına baktı ve yıllardır yapmadığı bir şey yaptı: aynada kendi yüzünü uzun uzun inceledi. Benzerlik gerçekten vardı. Belki de usta, iki bin yıl önce, aynı yarım gülümsemeyi başka bir kadında görmüştü.
Sonraki altı hafta, Nevin’in yirmi yıllık kariyerinin en zor kazısı oldu, ama toprak yüzünden değil. Deniz kuralı gerçekten bozmadı: ona dokunmadı, ona hiçbir şey söylemedi, akşamları terasta bile karşısına oturmadı. Ama Nevin bir gün yorgunluktan kazı alanında başı dönünce şemsiyesini getiren, bir başka gün kırık bir amforayı bulduğunda ilk sevinç çığlığını duyan, akşamları mutfakta onun sevdiği limonlu otu çaya ekleyen hep oydu. Hiç konuşmadan.
Bir gece, eylül başında, Anamur’a fırtına geldi. Rüzgâr kazı alanındaki örtüleri sökmeye başlayınca Nevin el feneriyle dışarı koştu; mozaiğin üstündeki branda havalanmıştı. Deniz ondan önce oradaydı. İkisi birlikte, yağmurun altında, brandanın köşelerine taş yığdılar, ipleri gerdiler, dizleri çamura gömülü, yüzleri sırılsıklam. İş bittiğinde mozaiğin kenarında, nefes nefese, yan yana oturdular. Fenerin ışığında kadın yüzü, brandanın altından onlara bakıyordu.
“Kuralın hâlâ yerinde mi?” diye sordu Deniz, yağmurun sesinden zor duyulan bir sesle.
“Yerinde,” dedi Nevin. Sesinin titrediğini duydu. “Ama ilk kez bir kuralın ağırlığını hissediyorum.”
Deniz başını salladı, ayağa kalktı, ona elini uzattı; kalkmasına yardım etti ve elini hemen bıraktı.
Eylülün son günü ekip toplanıp gitti. Kazı evinde yalnızca Nevin kaldı, raporu bitirmek için, ve Deniz, ekipmanlarını toplamak için. Akşam olduğunda ikisi de terastaydı, aralarında masa, masada bir şişe soğuk su ve iki bardak.
Saat on bir buçukta Nevin saatine baktı. “Sözleşmen yarım saat sonra bitiyor.”
“Biliyorum.”
“Bir şey söylemem lazım.” Nevin bardağını çevirdi. “Gelecek sezon fotoğrafçıyı Bakanlık’ın yüzey araştırması ekibine devrettim. Artık benim ekibim altında olmayacak. Ne kimse, ne sen. Bunu temmuzda yaptım.”
Deniz ona uzun uzun baktı. Sonra güldü; sessiz, inanamayan bir gülüş. “Ben de gelecek sezonun teklifini haziranda reddettim,” dedi. “Size bağlı olmak istemedim. Başka bir kazıya imza attım. Kapadokya’da.”
Nevin elini ağzına götürdü. “İkimiz de aynı kuralı başka yoldan bozmuşuz.”
“Bozmadık,” dedi Deniz. “Kuralınız hâlâ yerinde. Sadece ikimiz de onun dışına çıktık.”
Saat on biri elli beş geçiyordu. Deniz kalkmadı. Nevin de kalkmadı. Saniyeleri saymadılar, ama ikisi de sayıyordu.
Kale burcunda bir dakika sonrası
Gece yarısı olduğunda Nevin ayağa kalktı. Deniz’in yanına geldi, onun önünde durdu. “Artık patronun değilim,” dedi.
“Hiçbir zaman değildin,” dedi Deniz. “Sadece başkanımdın. Patronum kendi kalbimdi, o da çok sert biri.”
Nevin güldü ve gülüşü dudaklarında kaldı, çünkü Deniz ayağa kalkmış, ellerini onun yüzünün iki yanına, dokunmadan, havada tutmuştu. “İzin veriyor musun?”
“Altı haftadır,” dedi Nevin. “Sadece saat gelmemişti.”
Öpüşmeleri altı haftanın ağırlığını taşıyordu ama acelesi yoktu. Nevin onun saçlarına dokundu, yıllardır yalnızca kırık çanakları, taş kenarlarını, eski harfleri okşayan parmaklarıyla bir yüzün çizgilerini ezberledi. Deniz onun boynuna, kulağının arkasındaki tuzlu tene, omzundaki güneş yanığına dudaklarını değdirdi; her seferinde durup gözlerine bakarak.
“Odam,” dedi Nevin. “Yirmi yıldır kazı evlerinde kimseyi odama almadım.”
“O zaman sen karar ver,” dedi Deniz. “Burada kalmak da bana yeter.”
Nevin onu elinden tuttu. Kazı evinin koridorunda, raflarda numaralanmış binlerce çanak parçası, kutularda etiketli sikkeler, duvarda alanın planı. Odasının kapısını açtı. Pencere denize açılıyordu; ay ışığı yatağın üstündeki beyaz örtüye vuruyor, masadaki raporun sayfalarını gümüşe boyuyordu.
Deniz onun gömleğinin düğmelerini birer birer açtı, sabırla, bir buluntuyu topraktan çıkarır gibi; her düğmede durup yüzüne baktı. Nevin onun tişörtünü başının üstünden çıkardı, sırtındaki güneş çizgisine güldü. “Drone kumandası,” dedi Deniz. “Hep aynı yerde tuttum.” Nevin o çizgiyi parmağıyla izledi, sonra dudaklarıyla.
Pencereden giren deniz rüzgârı perdeyi kabarttı, masadaki raporun ilk sayfası yere düştü. İkisi de almadı. Nevin lambayı söndürdü; oda yalnızca ayın aydınlığına teslim oldu, dalgaların sesi bir nefesin ritmine karıştı ve antik kentin taşları, iki bin yıldır gördükleri sayısız gece gibi bunu da sessizce sakladı.
Şafakta Nevin ondan önce uyandı ve onu izledi; uyurken yüzü, mozaikteki kadınınki gibi yarım gülümsüyordu. Yirmi yıl boyunca toprağın altındaki yüzlere bakmış, hiçbirinin uykusunu böyle merak etmemişti. Yerdeki rapor sayfasını aldı, kenarına kurşun kalemle küçük bir not düştü: Buluntu: tanımlanamadı. Kayıt: gerekmez.
Sabah Deniz, ekipmanlarını arabaya yüklerken Nevin bir zarf uzattı. İçinde mozaiğin bir baskısı vardı; arkasına kurşun kalemle bir otel adı, Ürgüp’te, ve bir tarih yazılmıştı. Kapadokya kazısının ilk haftası.
“Kazı başkanları da tatil yapar mı?” diye sordu Deniz.
“Bu kazı başkanı,” dedi Nevin, “yirmi yıldır yapmadı. Bir yerden başlamak lazım. Ve bu kez, ekibinde olmayan biriyle.”
#anamur#antik kazı#gece yarısı#kadın patron#sözleşme
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →