Aldatan Erkek Sex Hikayeleri
Kızılay’da Saat 23’te Kalan Peçeteler
Serdar on dört yıllık evli. Her perşembe Saat 23 barında bir peçeteye eşine asla söyleyemeyeceklerini yazıyor. Bir gece peçeteyi biri okur.
Kırk üç yaşındaki sigorta eksperi Serdar Koçak, on dört yıldır evli olduğu kadına söyleyemediği her şeyi, perşembe geceleri bir bar peçetesine yazıp katlayarak kül tablasının altına bırakırdı. Kimsenin okumadığından emindi. Ta ki bir gece, peçetenin altına başka bir el yazısıyla tek bir cümle eklenene kadar: “Ben de.”
Kızılay’ın Sakarya Caddesi’nden sapan dar bir sokakta, bodrum katında, adı duvardaki eski istasyon saatinden gelen bir bar vardı: Saat 23. İçeride is kokusu, portakal kabuğu ve kızarmış badem karışırdı; hoparlörden hep aynı kısık caz akardı. Barın arkasında Baran Ece dururdu, otuz üç yaşında, gözleri her şeyi gören ama dudakları hiçbir şeyi söylemeyen bir barmen.
“Baran,” dedi Serdar, peçeteyi parmaklarının arasında tutarak. “Bunu kim yazdı?”
Baran bir bardağı ışığa tuttu, kurulamaya devam etti. “Saat 23’te kural basit, abi. Kim kime ne yazdıysa, yazana sorulur.”
“Yazan kim peki?”
Baran’ın bakışı, barın en ucundaki tabureye kaydı. Orada, yeşil kadife ceketli, saçlarını ensesinde gelişigüzel toplamış bir kadın oturuyordu. Önünde dokunulmamış bir kadeh duruyor, elindeki kalemle bir peçetenin kenarına bir şeyler çiziyordu.
Bir yabancıya, karına söyleyemediğini söyleyebilir misin?
Adı Hande’ydi. Otuz yedi yaşındaydı, Esenboğa’da meteoroloji uzmanı olarak çalışıyordu; uçaklara rüzgârın, sisin, fırtınanın dilini çeviriyordu. İki yıl önce boşanmıştı. Bunları ilk beş dakikada, hiç sormadan söyledi, sanki kartlarını masaya açan biri gibi.
“Ben kimseyi aldatmıyorum,” dedi, bakışlarını Serdar’ın yüzük parmağına indirerek. “Bunu baştan bil. Eğer burada bir yanlış olacaksa, o seninki olacak.”
“Henüz hiçbir şey olmadı,” dedi Serdar.
“Peçeteni okudum ama.” Hande hafifçe gülümsedi. “Bazen kendi evimde misafir gibiyim, kimse kapıyı benim için açmıyor.” Ezberden okumuştu. “Bunu yazan bir adam, hiçbir şey olmamış gibi davranmaz.”
Serdar viskisinden bir yudum aldı. Boğazında yanan şey alkolden fazlasıydı. Gülay’ı düşündü; sabah aceleyle hazırlanan iki kahve, akşamları farklı odalarda yanan iki ekran, hafta sonları kayınvalidenin evine yapılan sessiz yolculuklar. Kavga yoktu. Hiçbir şey yoktu. Belki en kötüsü de buydu.
“Senin peçetende ne yazıyordu?” diye sordu.
Hande peçeteyi ona doğru kaydırdı. Üzerinde küçük bir çizim vardı: bir rüzgârgülü, oku belirsiz bir yöne dönmüş. Altında tek bir satır: “Kimse beni bir sonraki fırtınadan önce aramıyor.”
“Fırtınadan önce aranmak istiyorsun yani,” dedi Serdar.
“Herkes fırtınadan sonra arar,” dedi Hande. “Hasar tespiti için. Sen de eksper değil misin? Bilirsin.”
Serdar güldü; yıllardır işini bu kadar isabetle tarif eden birini duymamıştı. “Ben hasarı ölçerim, evet. Kendi hasarımı hiç ölçmedim ama.”
Caz parçası bitti. Bir sonrakine geçmeden önceki o kısa sessizlikte, Serdar’ın dizi Hande’nin dizine değdi. İkisi de çekmedi.
Baran, barın öbür ucundan onlara baktı ve buz kovasını hiç gerek yokken yeniden doldurdu.
Vicdan, kapıdan çıkarken mi konuşur?
Üç perşembe boyunca sadece konuştular. Peçeteler artık iki kişilikti; biri yazıyor, öteki cevap veriyordu. Serdar on dört yıl sonra ilk kez, biri ona bir şey sorduğunda düşünmek zorunda kalıyordu. Hande’nin sesi alçak ve hafif kısıktı, gülerken başını geriye atıyor, boynunun ince çizgisi barın amber ışığında parlıyordu.
Dördüncü perşembe Hande kalktı, ceketini omzuna aldı.
“Ben Tunalı’da oturuyorum,” dedi. “Yürüyerek yirmi dakika. Sana gel demiyorum Serdar. Sadece kapımı söylüyorum. Yeşil kapı, üçüncü kat.”
Serdar oturdu. Telefonunu çıkardı, ekrana baktı. Gülay’dan bir mesaj yoktu; hiç yoktu zaten. Baran önüne bir bardak su koydu.
“Bir şey söyleyecek misin?” dedi Serdar.
“Ben bu barda on yıldır peçete topluyorum abi,” dedi Baran, sesi her zamanki gibi düzdü. “Pişmanlıkları da, cesaretleri de. Bir şey söylemem. Ama gidersen, hesabı yarına bırakma. Sadece benim hesabımı değil.”
Serdar parayı tezgâha bıraktı ve çıktı. Kızılay’ın gece kalabalığı, simit tezgâhlarının kapanan camları, Güvenpark’tan gelen otobüs homurtusu. Atatürk Bulvarı boyunca yürüdü, Kuğulu Park’ın yanından geçti; kuğular karanlıkta beyaz lekeler gibiydi. Her adımda geri dönmeyi düşündü. Her adımda dönmedi.
Yeşil kapının önünde durdu. Zile basmadan önce yüzüğünü çıkarıp cebine koydu, sonra kendinden utanıp yeniden taktı.
Hande kapıyı açtığında yüzüğe baktı. “İyi,” dedi. “En azından saklamıyorsun.”
Bir adam aynı gece iki kez dürüst olabilir mi?
Daire küçük ve dağınıktı. Pencerenin önünde bir rüzgâr ölçer döner, duvarlarda bulut fotoğrafları asılıydı. Hande mutfaktan iki bardak getirmedi; zaten içecek bir şey istemiyorlardı.
“Son kez soruyorum,” dedi Hande, ona yaklaşırken. “Bunu istiyor musun? Sabah aynaya bakabilecek misin?”
“Bakamayacağım,” dedi Serdar. “Ama yine de istiyorum. Bu da bir cevap mı?”
“Dürüst bir cevap,” dedi Hande. “Bana yeter.”
Onu öptüğünde dudaklarında bardaki portakalın acımsı tadı vardı. Serdar’ın elleri yıllardır yalnızca alışkanlıkla dokunmuştu; şimdi her şeyi yeniden öğreniyordu: bir sırtın kavsini, bir belin sıcaklığını, kadife ceketin altından gelen hafif sedir kokusunu. Hande onu kendine çekti, sonra bir adım geri bıraktı, gözlerine baktı.
“Yavaş,” dedi. “Kaçacak bir yerimiz yok.”
Gömleğinin düğmelerini o açtı. Serdar, Hande’nin saç tokasını çıkardığında saçları omuzlarına bir sağanak gibi döküldü. Rüzgâr ölçer pencerede hızlandı; dışarıda Ankara’nın kuru ayazı başlamıştı. Yatak odasının kapısını Hande itti, ışığı Serdar kapattı.
Sonrası, bir meteoroloğun bile tahmin edemeyeceği bir fırtınaydı; ama kapının ardında kaldı.
Gece üçte Serdar mutfakta, karanlıkta su içerken telefonunu açtı. Gülay’dan tek bir mesaj vardı, saat on bir buçukta gönderilmiş:
“Uyuyorum. Anahtarın yanında mı? Bu arada, şu bahsettiğin Saat 23’e bir gün beni de götürsene. Baran’ın kokteylini çok övüyorsun.”
Serdar mesajı üç kez okudu. Sonra salona döndü; Hande kanepede, bir battaniyeye sarınmış, onu izliyordu.
“Karın mı?” dedi.
“Evet.”
“Ne yapacaksın?”
Serdar uzun süre cevap vermedi. Pencerede rüzgâr ölçer yavaşlıyordu. “Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Ama bu gece bir şey öğrendim. On dört yıldır kimse bana kapı açmıyor sanıyordum. Belki ben de hiç zile basmadım.”
Hande başını salladı. Kalkıp ona sarılmadı; bu, Serdar’ın beklediğinden daha nazik bir şeydi.
“O zaman eve git,” dedi. “Ve bir gün gerçekten bir zile bas. Ben buradayım. Ama bekleyen biri olarak değil.”
Sessiz bir kahvaltı neyi saklayabilir?
Eve döndüğünde şafak sökmek üzereydi. Çankaya’daki dairenin anahtarını kilide sokarken eli titredi; kapı her zamankinden daha gürültülü açıldı sanki. Salonda lamba yanıyordu. Kırk bir yaşındaki Gülay, sabahlığıyla kanepede uyuyakalmıştı; kucağında açık bir kitap, sehpada soğumuş bir ıhlamur.
Serdar onu uyandırmadı. Kitabı aldı, sayfayı katlamadan kapattı, üstüne bir battaniye örttü. Gülay uykusunda bir şey mırıldandı; Serdar adını duyduğunu sandı.
Sabah kahvaltısında ikisi de az konuştu. Çaydanlığın fokurtusu, bıçağın ekmeğe sürtünmesi, radyoda trafik haberleri.
“Geç geldin,” dedi Gülay, gözlerini fincanından kaldırmadan.
“Biraz yürüdüm.”
“Nereye kadar?”
Serdar’ın boğazına bir şey takıldı. “Bilmiyorum,” dedi, ve bu, son on dört yılın en dürüst sabah cümlesiydi.
Gülay başını kaldırdı, uzun uzun baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. Kalkıp fincanını yıkadı, çantasını aldı ve kapıdan çıkarken ilk kez yıllar sonra dönüp “Perşembe görüşürüz,” dedi. Sıradan bir cümleydi. Serdar bütün hafta onu düşündü.
Ertesi perşembe Serdar Saat 23’e girdiğinde Baran bir şey söylemeden önüne bir peçete koydu. Peçetenin üzerinde, tanıdık bir el yazısıyla iki satır vardı. Birincisi Hande’nindi: “Fırtına geçti. Rüzgârgülü yine döner.”
İkincisi, Serdar’ın on dört yıldır her sabah alışveriş listesinde gördüğü, yuvarlak harfli bir yazıydı: “Perşembe akşamları neredesin, Serdar?”
Baran bardağı kurulamaya devam etti. “Yarım saat önce yengen geldi abi,” dedi, gözlerini kaldırmadan. “Hande Hanım’ın peçetesini ona ben vermedim, masada buldu. Altına kendi sorusunu yazdı. Sana bir viski söyledi, bekliyor.”
Serdar başını çevirdi. Barın en ucundaki taburede, yeşil kadifenin değil, Gülay’ın mavi şalının rengi vardı.
#aldatma#ankara#bar#evli erkek#vicdan
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →