Üniversiteli Sex Hikayeleri
Kordon’da Türkçe Bilmiyormuş Gibi Yapan Kız
Zeynep, Türkçe bilmediğini sandığı Erasmus öğrencisi Lucía'ya aylarca içini döker; ta ki lodoslu bir gece Lucía cevap verene dek.
Zeynep üç ay boyunca Lucía’ya en derin sırlarını Türkçe fısıldadı, çünkü Lucía’nın tek kelime anlamadığından emindi. Kasım’ın ilk lodoslu gecesinde, Lucía ona kusursuz bir Türkçeyle cevap verdiğinde, Zeynep hayatının en utanç verici ve en güzel anını aynı saniyede yaşadı.
Yirmi yedi yaşındaki Zeynep, Ege Üniversitesi’nde şehir planlama doktorası yaparken gönüllü Erasmus rehberliğini yalnızca özgeçmişine bir satır eklemek için kabul etmişti. Eylül’ün ilk haftası Bornova kampüsünde karşısına çıkan yirmi altı yaşındaki Lucía ise o satırı bir Erasmus aşk hikayesine çevirecek kadar inatçıydı. Valensiyalıydı, mimarlık yüksek lisansı yapıyordu, kıvırcık saçlarını bir kurşunkalemle topluyor, Türkçe yalnızca “merhaba” ile “teşekkürler” bildiğini söylüyordu.
Zeynep’in kendine itiraf etmediği küçük bir alışkanlığı vardı: Lucía’nın yanında düşündüklerini yüksek sesle, Türkçe söylüyordu. Nasılsa anlamıyordu. “Bu kız güldüğünde bütün Kordon susuyor,” diyordu mesela; Lucía da başını yana eğip “¿Qué?” diye soruyor, Zeynep “Hiç, vapur geliyor,” diye geçiştiriyordu.
Vapur, bütün eylül boyunca çok sık geldi.
Bir kız, anlamadığı bir dilde neden kızarır?
Ekim boyunca bütün hafta sonlarını birlikte geçirdiler. Zeynep ona Kemeraltı’nın arka sokaklarını, Kızlarağası Hanı’nın taş avlusunu, Havra Sokağı’ndaki balıkçıların bağrışmalarını gösterdi. Lucía her şeyin fotoğrafını çekiyor, ama en çok Zeynep’in fotoğrafını çekiyordu. “Mimari için,” diyordu ciddi bir yüzle, İngilizce.
“Ben mimari değilim,” diyordu Zeynep.
“Sen bir şehirsin,” diyordu Lucía. “Planlanmamış bir şehir.”
Bir öğleden sonra Alsancak’ta, Kenar Notu adlı küçük bir sahafa girdiler. İçerisi eski kâğıt, toz ve tarçınlı çay kokuyordu; tavana kadar yükselen raflar arasında yürümek, bir kitabın sayfaları arasında yürümek gibiydi. Sahibi, otuz yedi yaşındaki Ozan Bey, gözlüğünü burnunun ucuna indirip Lucía’yı görünce yüzü aydınlandı.
“Ah, siz yine geldiniz,” dedi Türkçe. “Geçen hafta aldığınız Cemal Süreya nasıldı?”
Lucía bir an dondu. Sonra omuz silkip gülümsedi: “¿Qué?”
Ozan Bey gözlüğünün üstünden önce Lucía’ya, sonra Zeynep’e baktı. Bir şey anlamış gibi kaşını kaldırdı, sonra kibarca İngilizceye geçti. “Yanlış hatırlıyorum herhalde. Birine benzettim.”
Zeynep kafasını karıştıran bu anı, rafların arasında bir kitap kapağına dalarken unuttu. Unutmamalıydı.
Bir cumartesi öğleden sonra Kemeraltı’nın labirentinde gerçekten kayboldular. Bakırcıların çekiç sesleri, kurutulmuş biber kokusu, daracık sokaklarda omuz omuza yürümek zorunda kalan iki beden… Lucía bir baharatçının önünde durup Zeynep’e tarçın koklattı, sonra kendi bileğini uzattı: “Bunu da kokla, sabah sürdüm.” İngilizce söylemişti; Zeynep eğildi, burnu onun teninin sıcaklığına neredeyse değdi. Portakal çiçeği ve ten. Geri çekildiğinde başı dönüyordu.
“Allah’ım, bu kız beni öldürecek,” diye mırıldandı Türkçe.
Lucía yalnızca masum bir merakla gülümsedi. Ama yanakları, baharatçının kırmızı biberleri kadar kızarmıştı.
Vapurda fısıldanan cümleyi kim duydu?
Bir akşam Alsancak’tan Karşıyaka’ya giden vapurun arka güvertesinde rüzgâr Lucía’nın saçlarını açtı, kurşunkalem denize düştü. Lucía yarı gülerek, yarı yakınarak arkasından baktı. Zeynep gülerek onun yüzüne dökülen saçları toplamaya uzandı ve eli bir an yanağında kaldı. Teni, deniz rüzgârına rağmen sıcaktı.
“Seni öpmek istiyorum ama sen bunu hiç bilmeyeceksin,” dedi Türkçe, kendi kendine fısıldar gibi.
Lucía gözlerini kırpıştırdı, gülümsedi ve hiçbir şey söylemedi. Zeynep içinden kendine kızdı. Vapur iskeleye yanaşırken ikisi de denize bakıyordu; martılar köpüklerin üstünde çığlık çığlığa dönüyor, motorun titreşimi küpeşteden avuçlarına geçiyordu. Ve Zeynep, Lucía’nın parmaklarının kendi parmaklarına yavaşça dolandığını hissetti.
Ne o konuştu ne Lucía. İskeleye çıkana kadar elleri öyle kaldı.
Bornova’daki evine döndüğünde Zeynep tez taslağını açtı, ekrana yarım saat boyunca baktı ve tek bir cümle yazamadı. Bütün şehir planlama kuramları, kıyı şeritleri, yaya akslarının yerine aklında yalnızca bir avucun sıcaklığı vardı. Ev arkadaşı mutfaktan seslendi: “Rehberlik nasıl gidiyor?” Zeynep cevap veremedi; çünkü dürüst cevap, artık kimin kime rehberlik ettiğini bilmediğiydi.
O gece yatağa uzanırken Zeynep bir şeyi fark etti: Lucía’nın parmakları, tam o cümleden sonra gelmişti. Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra.
Lodoslu bir gecede hangi sır çözülür?
Kasım’ın ilk lodoslu gecesinde Lucía onu Alsancak’taki paylaşımlı evine, kendi pişirdiği bir paella için davet etti. Ev arkadaşları Lizbon’a gitmişti. Mutfak safran ve limon kokuyordu, pencerenin dışında rüzgâr kepenkleri tıkırdatıyordu. Lucía tavayı masaya koyarken “Dikkat, sıcak,” dedi İngilizce; Zeynep o kelimelerin içinde, nedense bir Türkçe aksanı duyar gibi oldu ve bu düşünceyi bir kadeh şarapla kovaladı.
Yemekten sonra balkonda, aynı battaniyenin altında oturdular. Battaniye yünlüydü, biraz Lucía’nın parfümü, biraz naftalin kokuyordu. Körfez, lodosun altında kabarıp iniyordu.
Zeynep yine kendini tutamadı. “Bu dönem bitip gittiğinde ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi Türkçe, denize bakarak. “Galiba sana âşık oldum ve sen bunu hiç anlamayacaksın.”
Uzun bir sessizlik oldu. Rüzgâr bir kepengi çarptı.
Sonra Lucía, aksanlı ama kusursuz bir Türkçeyle, kelimeleri tek tek seçerek konuştu: “Anlıyorum. Üç aydır her şeyi anlıyorum.”
Zeynep’in kanı yüzüne hücum etti. Lucía’nın Valensiya’dayken bir yıl boyunca Türkçe kursuna gittiğini, buraya gelmeden önce yüzlerce dizi bölümü izlediğini, sırf Zeynep’in kendisi için söylediklerini duymak uğruna bilmiyormuş gibi yaptığını o an öğrendi.
“Kordon susuyor muymuş?” diye sordu Lucía, gözleri gülerek. “Vapur geliyor muymuş?”
“Bütün o şeyleri… hepsini mi duydun?” dedi Zeynep, elleriyle yüzünü kapatarak.
“Hepsini.” Lucía onun ellerini nazikçe indirdi. “Ve hepsine cevap vermek istedim. Ama önce senin bana Türkçe değil, yüzüme bakarak söylemeni bekledim.”
“Neden?” diye sordu Zeynep, sesi çatlayarak. “Neden bu kadar uzun bekledin?”
Lucía battaniyeyi omzuna geri çekti. “Çünkü sen kendinle konuşuyordun, benimle değil. Bir insan kendine söylediği şeylerde yalan söylemez. Ben de o sözlerin gerçekten bana ait olup olmadığını öğrenmek istedim. Üç ay boyunca her gün aynı şeyi söyledin. Sonunda inandım.”
“Kenar Notu,” dedi Zeynep birden. “Ozan Bey. Cemal Süreya.”
Lucía kahkahayı bastı. “Az kalsın her şeyi mahvediyordu. Ertesi gün gidip ona yalvardım. Bana bir kitap hediye etti, sırrımı saklasın diye. Üvercinka.“
Yüzüne bakarak söylenen kelime hangi dilde?
Zeynep derin bir nefes aldı ve bu kez gözlerini kaçırmadı. “Seni öpmek istiyorum,” dedi. “Sen de istiyorsan.”
“Çok istiyorum,” dedi Lucía, ve aradaki mesafeyi kendisi kapattı.
Öpücük tuz ve safran tadındaydı, lodosun ılık nefesi kadar sabırsızdı. Battaniye omuzlarından kaydı, ikisi de umursamadı. Lucía’nın parmakları Zeynep’in boynundan köprücük kemiğine indi, her adımda durup sordu: “Böyle iyi mi?” Zeynep her seferinde “Evet,” dedi, bir keresinde de gülerek ekledi: “İspanyolcası neydi?” Lucía kulağına “Sí,” diye fısıldadı ve kelime tenine dokunan bir nefese dönüştü.
İçeri geçtiklerinde lodos hâlâ kepenkleri tıkırdatıyordu. Lucía’nın odasında yalnızca masa lambası yanıyordu; duvarda, üç ayın bütün fotoğrafları bir harita gibi asılıydı ve neredeyse hepsinde Zeynep vardı. Kemeraltı’nda gülerken, vapurda saçları yüzünde, Kızlarağası’nda bir çay bardağının arkasında.
“Mimari için, demiştin,” dedi Zeynep.
“Yalan söyledim,” dedi Lucía. “Bu benim en sevdiğim şehir.”
Zeynep o duvara bakarken Lucía arkasından sarıldı, sonra lambanın düğmesine uzandı. Oda karardı, şehrin ışıkları perdenin kenarından sızdı ve gece, iki dilde fısıldanan aynı kelimelerle doldu.
Sabah Zeynep, başını Lucía’nın omzundan kaldırdığında komodinin üstünde eski, kenarları kıvrılmış bir defter gördü. Kapağında el yazısıyla “Türkçe – Valensiya” yazıyordu. Son sayfaya, düzgün harflerle Zeynep’in vapurda söylediği cümle not edilmişti; altına da İspanyolca tek kelime: Yo también. Ben de.
Aralık boyunca artık iki dilde konuştular; Zeynep İspanyolca kelimeleri sokak tabelalarından, Lucía Türkçe argoyu vapurdaki simitçilerden öğrendi. Kordon’da yürürken Zeynep bazen yine bir şey mırıldanıyor, Lucía bu kez hemen cevap veriyordu. “Vapur geliyor,” diyordu Zeynep, ve Lucía gülerek ekliyordu: “Gelsin. Biz binmiyoruz.”
Ocak sonunda Lucía’nın dönüş uçuşu vardı. Havalimanında, kalabalığın ortasında, Zeynep ona İspanyolca öğrendiği ilk cümleyi söylemeye hazırlanıyordu. Ama Lucía ondan önce davrandı, bavulunu bıraktı ve Türkçede en sevdiği kelimeyi söyledi: “Kal.” Zeynep o gün, yaz okulunun Valensiya’da da olduğunu öğrendi.
#erasmus#izmir#kordon#lezbiyen aşk#sürpriz
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →