Patron Sex Hikayeleri
Koza Han’da Sözleşmenin Bittiği Akşam
İpek markasının sahibi Aslı, desen tasarımcısına sözleşme bitene kadar tek kelime etmez. Son akşam, reddedilmiş bir teklif her şeyi açıklar.
Kırk bir yaşındaki Aslı, üç aydır her pazartesi sabahı aynı adamın merdivenleri çıkışını dinliyordu ve bunu kimseye, hatta kendine bile itiraf etmemişti. Bursa’daki Koza Han’ın ikinci katında, ipek eşarp markasının atölyesini işleten bir patron olarak bir yemin etmişti: sözleşmesi bitmeden o adama bir iş görüşmesinin ötesinde tek bir cümle kurmayacaktı.
Otuz dokuz yaşındaki serbest desen tasarımcısı Emre, yeni koleksiyon için sözleşmeyle çalışıyordu. Basamakları hep ikişer ikişer çıkar, kapının eşiğinde durup ayakkabısının tozunu silkeler, sonra içeri “Günaydın, ipek ne alemde?” diye girerdi. Aslı’ya göre patronla yaşanan bir iş yeri hikayesi, ancak eşitlik bittiğinde başlayabilirdi; o eşitlik ise sözleşmenin son gününe kadar askıdaydı.
Emre ipek üstüne çizdiği desenlerde Uludağ’ın sisini, Cumalıkızık’ın taş sokaklarını, Irgandı Köprüsü’nün kemerlerini kullanıyordu. Aslı her yeni çizimi eline aldığında, kumaşın tenine değdiğini hayal ettiği an kendini durduruyordu. Parmakları ipeğin üstünde bir saniye fazla kalırsa, hemen bir kusur arıyormuş gibi kumaşı ışığa tutardı.
“Bir sorun mu var?” diye sordu Emre bir keresinde.
“Hayır,” dedi Aslı. “Sadece fazla güzel.”
Emre gülümsedi ve bir şey söylemedi. Aslı o gülümsemenin ne anlama geldiğini üç hafta boyunca düşündü.
Bir öğle arası, hanın avlusundaki çınarın altında, çay ocağından gelen ince belli bardaklarla karşılaştılar. Emre’nin parmak uçlarında lacivert mürekkep vardı; Aslı bakmamaya çalıştı, beceremedi.
“Ellerin,” dedi sadece.
“Sis rengi tutmuyor,” dedi Emre. “Üç gündür aynı maviyi karıştırıyorum. Uludağ’ın sabah sisi lacivert değil, biliyor musun? İçinde biraz gümüş, biraz da gri bir yorgunluk var.” Bardağını kaldırdı, buharın içinden ona baktı. “Bazı şeyler ancak beklenince doğru rengi alıyor.”
Aslı bardağını o kadar sıkı tuttu ki parmaklarını yaktı. Emre’nin neyden söz ettiğini bilmiyordu. Ya da çok iyi biliyordu ve bu, daha da kötüydü.
Atölyede kimse bir şey fark etmemiş miydi?
Atölyede kimse bir şey fark etmemişti; ya da Aslı öyle sanıyordu. Kalıpçı Nermin Hanım bir öğleden sonra, Emre gittikten sonra, makasını bırakıp ona bakmış ve yalnızca “Sözleşmesi ne zaman bitiyor?” diye sormuştu. Aslı tarihi söylemiş, Nermin Hanım da başını sallayıp işine dönmüştü; ikisi de o cümlenin altında ne yattığını bildiklerini belli etmemişlerdi.
Aslı yirmi yıldır bu işin içindeydi. Babasının ipek böcekçiliğinden kalan dükkânı bir markaya dönüştürmüş, çalışanlarına hep aynı kuralı koymuştu: kimse burada kimseden korkmayacak. Kendi arzusu için bu kuralı esnetmeyecekti; bekleyecekti. Takvimin köşesine, sözleşmenin bittiği cumanın üstüne, yalnızca kendisinin anlayacağı küçük bir koza çizmişti.
O hafta telefonu çaldı. Arayan, İstanbul’da galeri sahibi Nil Özden’di; kırk altı yaşında, sesi bir bıçak kadar keskin, kahkahası şaşırtıcı derecede sıcak bir kadın. “Yeni koleksiyonunu gördüm, Aslı,” dedi. “O sisli lacivertler kimin elinden çıktı? Galeride ipek üstüne bir sergi düşünüyorum. Tasarımcıyla da tanışmak isterim.”
“Serbest çalışıyor,” dedi Aslı, sesi istediğinden daha korumacı çıkarak. “Sözleşmesi cuma bitiyor.”
Nil telefonun öbür ucunda bir an sustu. “Anlıyorum,” dedi, ve Aslı onun gerçekten anladığından hiç şüphe etmedi. “O zaman cumadan sonra ararım. Sen önce kendi işini bitir, tatlım.”
Aslı telefonu kapattığında elleri terlemişti. Cuma, takvimdeki o küçük koza, birden çok yakın görünüyordu.
Son günün faturası imzalanınca ne değişir?
Cuma akşamı, hanın avlusundaki çay ocağı kapanmış, esnaf kepenkleri indirmeye başlamıştı. Şadırvanın şırıltısı, uzaktan bir ezan sesi ve atölyenin askılarında hışırdayan ipekler. Nermin Hanım makasını çekmeceye koydu, önlüğünü çıkarıp askıya astı ve kapıdan çıkarken durdu. “Ben bugün erken gidiyorum,” dedi, Aslı’ya bakmadan. “Kızlar da gitti. Işıkları sen kapatırsın artık.” Kapı kapandı, merdivenlerde terliklerinin sesi uzaklaştı. Aslı, yirmi yıldır her akşam ışıkları kendisinin kapattığını, Nermin Hanım’ın bunu çok iyi bildiğini düşünüp istemeden gülümsedi. Atölyede yalnızca ikisi kalmıştı; bir de kumaş toplarının arasında dolaşan, ütü buharından kalma ılık bir nem.
Emre son deseni teslim etti; Uludağ’ın sisini lacivert bir ipeğin üstüne gümüş çizgilerle işlediği, Aslı’nın görür görmez nefesini tuttuğu bir desendi. Faturasını masaya bıraktı. Aslı faturayı imzaladı, ödemeyi yaptı ve dekontu ona uzattı. Sonra kalemi bıraktı, ellerini masanın üstünde birleştirdi.
“Sözleşmen bu akşam itibarıyla bitti,” dedi. “Artık senin patronun değilim. Sana bir şey sormak istiyorum ve bunu sözleşme bitene kadar bekledim, çünkü cevabının, işini kaybetme korkusundan etkilenmesini istemedim.”
Emre bir şey söyleyecekti, Aslı elini kaldırdı. “Bitireyim. Hayır dersen, bu tamamen geçerli bir cevap. Yarın bir dergide adını görürsem yine gururlanırım, bir sonraki koleksiyon için seni yine ararım; Nil Özden seni sergisi için soruyor, adını ona yine veririm. Bu sorunun cevabı hiçbir şeyi değiştirmez. Benimle bu akşam yemeğe çıkar mısın? İş yemeği değil.”
Emre uzun süre ona baktı. Sonra, Aslı’nın hiç beklemediği bir şey yaptı: çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı ve masanın üstüne koydu. Aslı tanıdı; iki hafta önce ona gönderdiği kalıcı pozisyon teklifiydi. Kenarına el yazısıyla tek bir kelime yazılmıştı: Reddediyorum.
Aslı’nın midesi düştü. Demek cevap buydu. Demek o gülümsemeler, o “fazla güzel” anları, hepsi kendi kafasında büyüttüğü bir şeydi.
Bir teklif neden reddedilir?
“Bu teklifi neden reddettiğimi merak ettin mi?” diye sordu Emre.
“Ettim,” dedi Aslı. “Maaşı az bulduğunu düşündüm.”
“Maaş iyiydi. Ama kabul edersem, sana hiçbir zaman bu soruyu soramayacaktım. Senin altında çalışırken soramazdım; çünkü sen hayır demekte zorlanabilirdin, ben de evet derken kendimden emin olamazdım.” Gülümsedi. “Ben de bu akşamı bekliyordum. Sen benden önce davrandın, o kadar.”
Aslı’nın boğazında bir şey düğümlendi. Hanın kubbeli pencerelerinden içeri akşamın son morumsu ışığı giriyordu; askılara dizilmiş ipek eşarplar, hafif bir esintiyle birbirine sürtünüyor, çok uzaklardan gelen bir fısıltı gibi hışırdıyordu.
“Yani evet mi?” diye sordu Aslı, sesi kendi kulaklarına yabancı.
“Yemeğe evet,” dedi Emre, ayağa kalkarak. “Ama yemekten önce bir şey daha istiyorum, eğer sen de istersen.” Masanın etrafından dolaştı ve onun önünde durdu, dokunmadan. “Seni öpmek istiyorum.”
Aslı ayağa kalktı. Aralarında bir eşarbın genişliği kadar mesafe vardı. Askıdaki koyu mavi ipeklerden birini aldı, Emre’nin çizdiği Irgandı Köprüsü desenli olanı, ve onun boynuna doladı. İpek serin ve kaygandı, Emre’nin teni ise sıcak. Uçlarını yavaşça çekti, onu kendine yaklaştırdı. “Ben de istiyorum,” dedi. “Bunu sana patronun olarak değil, sadece Aslı olarak söylüyorum.”
Öpüşmeleri ipeğin kendisi kadar yumuşaktı önce; sonra Emre’nin elleri onun saçlarına daldı, Aslı’nın parmakları gömleğinin yakasından içeri kaydı, tenine dokundu. Kumaş kokusu, eski taşların serinliği ve Emre’nin bergamotlu kolonyası birbirine karıştı. Aslı onu kesim masasına doğru çekti, Emre bir an durup gözlerinin içine baktı.
“Emin misin?” diye sordu. “Burası senin atölyen.”
“Bu yüzden eminim,” dedi Aslı, başını salladı, gülümsedi, bir daha salladı.
Atölyenin kapısını Aslı içeriden kilitledi. Hanın avlusunda son kepenk de indi, şadırvanın suyu karanlıkta tek başına şırıldamaya devam etti. Masadaki kumaş topları yere yuvarlandı ve kimse onları kaldırmadı.
Gece yarısına doğru Bursa’nın İskender ve tereyağı kokan sokaklarında, sonunda yemeğe çıktılar. Yürürken Emre’nin boynunda hâlâ o mavi eşarp vardı.
Kızgın tereyağının kokusu, Ulucami’nin avlusundan gelen serin rüzgâr, kaldırım taşlarında yankılanan iki çift adım. Aslı bir ara elini onun elinin içine bıraktı; yirmi yıldır bu sokaklarda hep tek başına yürüdüğünü ancak o an fark etti.
“Bunu iade etmem gerekecek mi?” diye sordu Emre, eşarbın ucunu parmaklarıyla tutarak.
Aslı güldü. “Faturaya ekle,” dedi. “Ama ödemesi bende.”
Atölyeye geri döndüklerinde telefonunda bir mesaj vardı. Nil Özden’den: Cuma bitti. Şimdi tasarımcının adını söyleyecek misin, yoksa ikinizi birlikte mi davet edeyim? Aslı ekrana baktı, sonra yanındaki adama. Bazı sözleşmeler bitmek için değil, iki insanın sonunda eşit durabileceği o tek akşamı beklemek için yapılır; bazıları ise o akşamdan sonra yeniden yazılmak için.
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →