Oyuncak Sex Hikayeleri
Kumanda Bu Gece Bir Piyanistin Elinde
Sekizinci yıldönümlerinde Sinem, Bora'nın avucuna bir telefon bırakır: Bu gece kumanda sende. Teknolojiden korkan Bora ise tek bildiği dilden, müzikten cevap verir.
Sinem telefonu Bora’nın avucuna bıraktığında ekranda tek bir düğme yanıp sönüyordu: Bağlan. “Bu gece kumanda sende,” dedi, “ve bana hiçbir şey sormadan basarsan seni sekiz yıllık evliliğimizden ihraç ederim.”
Bora, otuz yedi yaşında, Ankara’da bir konservatuvarda piyano öğreten, telefonunda hâlâ yazı tipini en büyük boyda kullanan bir adamdı. Elindeki cihaza bir bomba gibi baktı. Bahçelievler’deki evlerinin salonunda, yıldönümü için kurulmuş sofranın başındaydılar: fırından yeni çıkmış kuzu, iki mum, yeni açılmış bir şişe Kalecik Karası. Sinem otuz beş yaşındaydı, mimardı ve hayatı boyunca hiçbir şeyi şansa bırakmamıştı. Bu gece bırakmaya karar vermişti.
“Bu,” dedi Bora, ekrana bakarak, “o kutudaki şeyle mi bağlantılı?”
“O kutudaki şey şu an benim üstümde,” dedi Sinem, kadehini kaldırarak. “Ve evet. Bağlantılı.”
Bora kadehini devirdi.
Bir adam kumandayı tutmaya ne zaman hazır olur?
Sinem kutuyu iki hafta önce sipariş etmişti. Mor, sessiz, yumuşak dokulu, avuç içi büyüklüğünde bir oyuncak ve onu uzaktan yöneten bir uygulama. Kendi başına kullanmıştı, birkaç kez, Bora derse gittiğinde. Ama asıl hayal ettiği bu değildi. Asıl hayal ettiği, kontrolü sekiz yıldır her şeyi kendisine bırakan, “Sen nasıl istersen canım” diyen adama vermekti. Bakalım o ne isteyecekti.
Kutuyu ilk açtığı gün banyoda, kapıyı kilitleyip, kullanım kılavuzunu baştan sona iki kez okumuştu. Sonra en yakın arkadaşı Hande’ye bir mesaj atmıştı: “Bora’ya kumandayı vereceğim.” Hande’nin cevabı üç saniyede gelmişti: “Bora mı? Televizyon kumandasında altyazıyı bile açamayan Bora mı?” Sinem buna o kadar gülmüştü ki komşusu duvara vurmuştu. Ama bir yandan da Hande’nin haklı olmasından korkuyordu. Ya Bora bu işi tuhaf bulursa? Ya ona başka bir gözle bakarsa?
Korkusu, Bora’nın yüzüne bakınca yarı yarıya eridi. Kalan yarısını bu gece eritmeye kararlıydı.
Bora peçeteyle masadaki şarabı silerken Sinem kurallarını anlattı. Bunları kâğıda yazmıştı, çünkü mimardı ve her şeyin bir planı olmalıydı.
“Bir: Seviyeyi her yükseltmeden önce bana bakacaksın. Ben başımı sallarsam devam. İki: Ben ‘mavi’ dersem her şeyi kapatıyorsun, ne olursa olsun. Üç: Yemeği bitireceğiz. Bu çok önemli. Bu kuzu beş saat pişti.”
“Neden mavi?”
“Çünkü bu evde hiçbir şey mavi değil. Hiç kullanmadığımız bir kelime.”
Bora telefona baktı, sonra karısına. Mumların ışığı Sinem’in gözlerinde iki küçük nokta gibi titriyordu. Dudaklarının kenarında hem bir meydan okuma hem de bir korku vardı; Bora ikisini de tanıdı. Sekiz yıl önce ona evlenme teklif ederken Sinem’in yüzünde aynı ifade vardı.
“Sen bunu istiyorsun,” dedi. Soru değildi, ama soruymuş gibi bekledi.
“İstiyorum. Seninle. Sen de istiyorsan.”
Bora telefonu iki eliyle tuttu, sanki kırılacakmış gibi. “Ben bu düğmelere hiç güvenmem, biliyorsun. Ama sana güvenirim.” Başparmağını Bağlan‘ın üstüne getirdi, durdu. “Basayım mı?”
Sinem kadehinden bir yudum aldı ve gözlerini kapamadan başını salladı.
Kuzu soğurken kim daha çok sabreder?
İlk dokunuş o kadar hafifti ki Sinem bir an hiçbir şey hissetmediğini sandı. Sonra hissetti. Sandalyesinde hafifçe doğruldu, çatalını tabağa bıraktı. Karşısında Bora ekranı inceliyordu, kaşları çatık, bir notayı okumaya çalışır gibi.
“Burada bir sürü desen var,” dedi. “Dalga, nabız, merdiven… Merdiven ne demek?”
“Yavaş yavaş çıkıyor,” dedi Sinem. Sesi beklediğinden daha ince çıktı.
Bora başını kaldırdı, ona baktı. Gülümsemesi yavaş yavaş yayıldı. “Merdiveni seçmeyeceğim,” dedi. “Henüz.”
Yemek yediler. Daha doğrusu Bora yedi; Sinem kuzunun her lokmasında çatalını havada tutup bir süre beklemek zorunda kaldı. Bora artık ekrana bakmıyordu, ona bakıyordu. Parmağı ekranda küçük daireler çiziyor, Sinem’in yüzünde ne gördüyse ona göre hızlanıyor ya da yavaşlıyordu. Her değişiklikten önce gözleriyle soruyordu; Sinem her seferinde başını salladı. Bir kez, Bora seviyeyi aniden yükselttiğinde, Sinem masanın kenarını tuttu ve tabağındaki pilav tanesi masa örtüsüne düştü.
“Kural bir,” dedi nefes nefese. “Sormadın.”
Bora hemen düşürdü. “Haklısın. Özür dilerim.”
“Özür dileme.” Sinem soluğunu topladı, sonra güldü, mumun alevi kahkahasıyla eğildi. “Sadece bir dahakine sor. Çünkü cevabım muhtemelen evet olacak.”
Mumların erimiş mumu tabağın kenarına akıyordu. Kuzu soğumuştu. Sinem tabağını ortaya doğru itti. “Kural üç,” dedi, “iptal edildi.”
Ama Bora kalkmadı. Telefonu aldı, salonun köşesindeki piyanoya yürüdü. Annesinden kalan eski, kahverengi, bir tuşu hep biraz geç dönen bir duvar piyanosu. Taburesine oturdu, telefonu nota sehpasına koydu.
“Ne yapıyorsun?”
“Uygulamada bir şey gördüm,” dedi Bora, sırtı dönük. “Bir ‘ses modu’ var. Müziği dinliyor ve titreşime çeviriyormuş.” Döndü, ona baktı; yüzünde hayatında hiç görmediği bir yaramazlık vardı. “Sekiz yıldır senin için bir şey çalmak istedim. Ama sen hep ‘Sonra canım, şimdi işim var’ dedin.”
Bir nocturne tende nasıl çalınır?
“Bir şartım var,” dedi Bora, ilk notaya basmadan önce. “Ne hissettiğini söyleyeceksin. Ben arkam dönük çalarken yüzünü göremem. Sesini duymam lazım.”
“Ne diyeyim? ‘Si bemol çok iyiydi’ mi?”
“Olur,” dedi Bora ciddi ciddi. “Si bemol iyiyse si bemol iyidir. Ben müzisyenim, anlarım.”
Sinem kahkahayı tutamadı. “Peki. Ama sen de bana bir şey söyleyeceksin. Ne çalacağını önceden söyleme. Sürpriz olsun.”
“Sürpriz,” dedi Bora ve tabureyi biraz öne çekti. Ahşap zeminde gıcırdadı. “Sen sürprizden nefret edersin.”
“Bu gece etmiyorum.”
Sinem kanepeye geçti, ayaklarını altına aldı. Bora’nın ensesini, piyanonun üstündeki lambanın sarı ışığında hafifçe kızaran kulaklarını, omuzlarının gerginliğini izledi. Bora ilk notaya bastı.
Ve Sinem onu duymadan önce hissetti.
Yavaş bir nocturne’du; sol elin ağır, dalgalanan akorları, sağ elin üstünde süzülen ince bir melodi. Her bas notası içinde derin bir titreşime, her yüksek nota kısa, parlak bir dokunuşa dönüşüyordu. Bora müziği yavaşlattığında Sinem’in nefesi de yavaşladı; hızlandırdığında Sinem kanepenin minderine tutundu. Bu bir oyuncak değildi artık. Bu, sekiz yıllık kocasının parmaklarıydı, odanın öbür ucundan, tuşların üstünden ona dokunan.
“Re,” dedi Sinem bir ara, gözleri kapalı. “O re… bir daha.”
Bora sırtı dönük güldü ve o re’yi bir daha çaldı, sonra bir daha, her seferinde biraz daha uzun bekleterek.
“Bora,” dedi. Sesi kısıktı.
Bora çalmayı bırakmadan başını çevirdi. “Mavi mi?”
“Asla,” dedi Sinem. “Devam et.”
Bora devam etti. Müziğin ortasında, nocturne’un bilinen notalarından çıkıp kendi bildiği, hiç kimseye çalmadığı bir şeye geçti. Doğaçlama, ağır, sonra giderek yükselen. Geç dönen tuş her seferinde küçük bir gecikmeyle cevap veriyordu ve Sinem o gecikmeyi bekler oldu, o yarım saniyelik boşluğu. Mumlar masada eriyordu. Pencerenin dışında bir otobüs geçti, camlar hafifçe titredi, ama Sinem hiçbir şey duymuyordu artık; yalnızca piyano, yalnızca kendi nefesi, yalnızca bir notanın tenin altında yayılan dalgası.
Bora son akoru uzun uzun bastı ve pedaldan ayağını çekmedi. Ses odada asılı kaldı.
Sinem kanepeden kalktı. Bacakları titriyordu. Piyanonun yanına yürüdü, Bora’nın arkasında durdu, ellerini omuzlarına koydu, sonra eğilip boynunu öptü. Bora’nın teni sıcaktı, terlemişti.
“Bu sekiz yıldır mı aklındaydı?” diye fısıldadı.
“Bu kısmı değil,” dedi Bora, gülerek. “Bu kısım bu akşam uygulamanın menüsünde aklıma geldi. Ama müzik, evet. Sekiz yıldır.”
Sinem onun elinden tuttu, taburesinden kaldırdı. Telefon nota sehpasında kaldı, ekranı hâlâ açık. Mumlar söndüğünde salonda yalnızca piyanonun üstündeki lamba yanıyordu ve kimse onu kapatmaya gitmedi; çünkü yatak odasının kapısı çoktan kapanmıştı.
Gece yarısından sonra Bora mutfağa su içmeye kalktığında telefonu nota sehpasından aldı. Ekranda yeni bir bildirim vardı. Uygulama son çalınanı kaydetmişti ve bir isim istiyordu. Bora bir süre düşündü, sonra yazdı: Sinem için, re minör, geç dönen tuşla.
Kaydet’e bastığında ekranda yeni bir soru belirdi: Bu şarkıyı eşinizin cihazıyla paylaşmak ister misiniz? Bir sonraki çalışında o sizi duyacak.
Bora yatak odasının aralık kapısına baktı. İçeride Sinem uyumuyordu; ışığın altından gelen sesine bakılırsa, kendi telefonunda bir şey arıyordu.
#evli çift#güven#oyuncak#piyano#yıldönümü
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →