Kilolu Sex Hikayeleri
Menüde Adımı Taşıyan Tatlı ve Bir Fransız Şef
Otuz bir yaşındaki moda influencer'ı Peri, bir iş birliği için girdiği mutfakta adını taşıyan bir tatlıyla ve onu yapan şefin itirafıyla karşılaşır.
Julien Moreau’nun mutfağına ilk girdiğim gün, menünün en altında kendi adımı gördüm: “Péri — incir, tahin ve tuzlu karamel.” İki yüz bin takipçimden hiçbiri bana bir tatlı ithaf etmemişti ve bunu yapan adam, benimle daha önce tek bir kelime bile konuşmamıştı.
Otuz bir yaşındayım. Peri Aydın; yüz on kilo, bir seksen boy, kalın bilekler, geniş kalçalar, kırmızı ruj. Altı yıldır büyük beden moda üzerine içerik üretiyorum. Videolarımda dar elbiseler giyip Galata Köprüsü’nde yürürüm, plajda bikiniyle kahkaha atarım, mağazaların beden tablolarını eleştiririm. İnsanlar bana “cesursun” der. Ben cesur değilim. Sadece saklanmaktan yoruldum.
Restoranın adı Mevsim‘di; Cihangir’in dik bir sokağında, eski bir Rum evinin zemin katında, sekiz masalık bir yer. Benden bir iş birliği istemişlerdi: menüyü tadacak, bir video çekecektim. Ajansın gönderdiği e-postada bir not vardı: “Şef özellikle sizi istedi.” Bunu bir pazarlama cümlesi sanmıştım.
Bir tatlı neden birinin adını taşır?
Julien mutfaktan çıktığında beyaz önlüğünün kolları dirseğine kadar sıvalıydı, ön kolunda bir yanık izi vardı. Otuz beş yaşında, uzun, ince, kır düşmeye başlamış kısa saçlı. Türkçeyi aksanlı ama akıcı konuşuyordu; on yıldır İstanbul’daymış.
“Gelmişsiniz,” dedi. “Çok sevindim.”
“Menüde adımı gördüm,” dedim. “Açıklamanız gerekecek.”
Güldü. Yüzü bir anda kızardı. “Üç yıl önce bir videonuz vardı. Karaköy’de bir pastanenin önünde duruyordunuz. Biri yorumlara bir şey yazmıştı, kötü bir şey, kilonuzla ilgili. Siz kameraya baktınız ve dediniz ki: ‘Ben hayatımda hiçbir şeyi utanarak yemedim, tatlı da dahil. İncirli bir şey varsa bir de tahin, hayatım tamamdır.’”
“Bunu hatırlıyor musunuz?”
“Ezberledim,” dedi. “O akşam bu tatlıyı yaptım. Üç yıldır menüde. İnsanlar soruyor, Péri kim diye. Ben de diyorum ki, utanmadan yemeyi bilen bir kadın.”
Boğazımda bir şey düğümlendi ve bunu gizlemek için kaşımı kaldırdım. “Bunu bana söylemek için mi iş birliği istediniz?”
“Hayır,” dedi. “Tadına bakmanız için.”
Beni mutfağa götürdü. Tezgâhın yanına bir tabure koydu ve bana orada oturmamı söyledi, servis masalarından birinde değil. Bakır tencereler, sarımsak ve tereyağı kokusu, ocaktan yükselen buhar. Gözlerimin önünde yaptı. İnciri ikiye böldü, kesilen yüzeyi ateşin üstünde karamelize etti; şeker cızırdadı, havaya yanık bal kokusu yayıldı. Tahini çırptı, içine bir tutam tuz attı. Karameli tabağa bir fırça darbesi gibi döktü.
“Elinizle yiyin,” dedi. “Lütfen. Kaşıkla değil.”
İnciri parmaklarımla aldım. Sıcaktı. Tahin parmaklarıma bulaştı, karamel dudağımın kenarına. Gözlerimi kapadım ve bir an mutfakta kimse yokmuş gibi oldu. Tatlı, tuz, yanık şekerin hafif acılığı. Bir inilti çıkardım; elimde değildi.
Gözlerimi açtığımda Julien bana bakıyordu. Yüzünde ne utanç ne alay; sadece açık, dürüst bir hayranlık.
“İşte,” dedi alçak sesle. “Üç yıldır bu sesi bekliyordum.”
Kamera kapandığında kim kalır?
Akşam servisinden önce videoyu çektik. Masaların arasında, eski Rum evinin yüksek pencerelerinden süzülen turuncu ışıkta, kameraya konuştum; her tabağı tattım, her lokmayı anlattım. İşimde iyiyim. Ama her çekimde Julien kadrajın dışında, mutfak kapısının eşiğinde durup beni izliyordu ve ben ilk kez kameraya değil, kameranın arkasındaki birine konuştuğumu fark ettim.
“Bir kez daha alalım mı?” diye sordu kameraman Sarp. “Son cümlede güldünüz.”
“Gülmüşüm,” dedim. “Kalsın.”
Çekim bitince kameramanı yolcu ettim. Telefonumu açtım; bir önceki videonun altına biri yine yazmıştı: “Bu kiloyla bu elbise olmaz.” Altı yıldır bu cümleyi okuyorum. Altı yıldır gülüp geçiyorum. Ama o akşam, mutfaktan gelen tereyağı kokusu arasında, ekranı Julien’e uzattım.
Okudu. Bir şey demedi. Telefonu nazikçe elimden alıp ters çevirdi ve tezgâhın üstüne koydu. “Bu gece burada bunu okuyan kimse yok,” dedi. “Sadece biz varız. Ve bir şişe şarap.”
Bir kadının bedenine bakmanın kaç yolu vardır?
Restoran kapandıktan sonra kalmamı istedi; zaten gitmeye niyetim yoktu. Garsonlar gitti, Julien ışıkları kıstı, mutfak tezgâhının üstüne iki kadeh doğal şarap koydu. Kameramı çantamdan çıkarmadım.
“Sana bir şey sormak istiyorum,” dedim. Artık “sen” diyorduk. “Ve dürüst cevap vermeni istiyorum.”
“Sor.”
“Benden hoşlanıyor musun, yoksa benim temsil ettiğim şeyden mi? Çünkü ikisi farklı. Ve ben ikincisini çok gördüm. ‘Ne kadar cesursun, ne kadar ilham verici’ diyen erkekler. Sonra bir akşam yemeğinde, yanlarında arkadaşları varken, elimi tutmayan erkekler.”
Julien şarabını bıraktı. Uzun süre sustu. Sonra tezgâhın üstündeki bir incire dokundu.
“Ben şefim,” dedi. “İnsanlar bana hep ‘hafif’ yemek ister. Az yağlı, az şekerli, az her şey. Ve ben her gün bunu yaparım. Ama benim sevdiğim yemek ağırdır, Peri. Tereyağı, krema, ilik. İnsanı doyuran, sıcak tutan, unutturmayan yemek.” Bana baktı. “Bu bir metafor değil. Ben gerçekten yemekten bahsediyorum. Ama sen de bir metafor değilsin. Sen bir kadınsın. Kahkahan restoranın bütün masalarına yetiyor. Bileklerin kalın ve bileziklerin onları güzel sarıyor. Rujun kadehin kenarında kalıyor. Bunları, senin temsil ettiğin şey için değil, sen olduğun için görüyorum.”
Kalbim göğsümde ağır ağır vuruyordu. “Bunu her kadına söylüyor musun?”
“Hiçbir kadına bir tatlı ithaf etmedim,” dedi. “Senden önce.”
Taburemden kalktım. Ona doğru bir adım attım. Mutfağın dar koridorunda, tezgâhla onun arasında, kalçam tezgâhın kenarına değdi. Geri çekilmedim.
“Seni öpmek istiyorum,” dedim. “Ama bir şartla.”
“Söyle.”
“Işıkları kapatma. Ben karanlıkta öpülmekten yoruldum.”
Julien elini uzattı, ışık düğmesine değil, yanağıma. “Işıkları açarım,” dedi. “Hepsini.”
Utanmadan arzulamak neye benzer?
Gerçekten de açtı. Mutfağın tavanındaki bütün floresanları, ocakların üstündeki sarı lambaları. Sonra beni öptü, tezgâha yaslanmış, ellerim önlüğünün iplerinde. Ağzında şarap ve karamel tadı vardı.
Elbisemin fermuarına uzandığında durdu. “Buna izin var mı?”
“Var,” dedim. “Ve acele etme.”
Acele etmedi. Bir şef gibi; her malzemeye kendi zamanını veren, hiçbir şeyi ateşe erken atmayan biri gibi. Elbise omuzlarımdan kaydı ve ben, mutfağın beyaz ışığı altında, bir adamın önünde, ilk kez kollarımı karnımın önünde kavuşturmadım. Julien bir adım geri çekildi ve baktı. Bakışı yavaştı. Omuzlarımda, göğsümün kıvrımında, karnımın yumuşak yuvarlağında, kalçalarımın genişliğinde dolaştı. Hiçbir yerde kaçmadı, hiçbir yerde hızlanmadı.
“Magnifique,” dedi yalnızca. Ve bir kez daha, kendi diliyle değil, benimkiyle: “Muhteşemsin.”
Ellerinin altında bedenim bir harita gibiydi; bütün kıvrımları, bütün dolgun yerleri, kendi başına bir manzara. Karnımı öptüğünde güldüm, çünkü gıdıklandım; o da güldü ve bir daha öptü. Kendimi ilk kez büyük değil, bol hissettim. Bolluk gibi. Bir sofranın en dolu hali gibi. Tezgâhın soğuk mermeri sırtıma değdi, sıcak ocakların buharı tenime. Julien’in “Böyle mi?” diye sorduğu her yerde ben “Evet,” dedim, bir yerde “Hayır, şurası,” dedim ve o, bir sos tarifini düzelten bir usta gibi, ciddiyetle, sabırla, dinledi.
Gecenin bir yerinde, ikimiz de nefes nefese, mutfağın arkasındaki küçük odaya geçtik; un çuvallarının, kurutulmuş otların, bir divanın olduğu oda. Işığı orada da söndürmedik. Sonra, uzun sonra, divanın üstünde, onun omzunda, tavandaki çıplak ampulün sarı ışığının yavaşça soluklaştığını izledim. Sabah oluyordu.
“Bu gece bir video çekmedin,” dedi Julien, saçlarımı parmağına dolayarak.
“Çekmedim.”
“Neden?”
Düşündüm. “Çünkü bunu kanıtlamam gerekmiyor. Kimseye.”
Güldü ve beni alnımdan öptü. Sonra kalktı, çıplak ayakla mutfağa gitti. Tavanın cızırtısını, şekerin karamelleşmesini, havaya yayılan yanık bal kokusunu duydum.
“Ne yapıyorsun?” diye seslendim.
“Kahvaltı,” dedi. “Yeni bir tatlı. Bunun da adı senin olacak.”
“Bu kez ne koyacaksın içine?”
Mutfak kapısından başını uzattı, gözleri parlıyordu. “Henüz bilmiyorum,” dedi. “Ama tadına bakmak için her sabah gelmen gerekecek. Belki bir yıl. Belki daha uzun.”
Telefonum çantamda titredi; iki yüz bin takipçi, bir iş birliği videosunu bekliyordu. Onu sessize aldım ve mutfağa, yanık balın kokusuna doğru yürüdüm.
#beden olumlama#cihangir#mutfak#özgüven#şef
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →