ssexhikayen ⌕

Üniversiteli Sex Hikayeleri

Mezuniyet Gecesi Açılan İki Eski Mektup

Mezuniyet gecesi Duru ile Emre, beş yıl önce birbirlerine yazdıkları mektupları açar ve ikisinin de aynı cümleyi yazdığını görür.

Sex Hikayen · 6 dk okuma · 3 Eylül 2026

Yirmi dört yaşındaki Duru, cüppesinin iç cebinde beş yıllık bir itiraf taşıyordu ve o itirafın ne yazdığını kendisi bile bilmiyordu. Zarfın üstünde Emre’nin eğri büğrü el yazısı vardı: “Mezuniyet gecesi, gün doğmadan aç.”

Boğaziçi’nden yüksek lisans diplomasını aldığı bu gece, o zarf göğsünün üstünde ikinci bir kalp gibi atıyordu. Lisansın ilk yılında edebiyat kulübünün o çocukça oyununda birbirlerine yazdıkları mektuplardı bunlar. Bir kampüs aşk hikayesine dönüşebileceklerini o zaman ikisi de bilmiyordu; ya da ikisi de bilmezden geliyordu.

Oyunu kulübün o zamanki başkanı Zeynep kurmuştu. Şimdi yirmi yedi yaşındaydı, Kadıköy’de “Gece Yarısı İtirafları” adlı bir podcast’in sesiydi ve mezuniyet partisine, eski kulüp üyelerini görmek için, elinde küçük bir kayıt cihazıyla gelmişti. Duru’yu görünce kucakladı, sonra kulağına eğildi. “Mektubu hâlâ açmadın, değil mi? Beş yıl önce zarfları ben topladım, ben dağıttım. Hangisinin kimde olduğunu yalnızca ben biliyorum.”

“İçinde ne yazdığını da biliyor musun?”

Zeynep gülümsedi, kayıt cihazını cebine koydu. “Bunu bilseydim podcast’te anlatırdım, tatlım. Ama Emre’nin yazarken ağladığını biliyorum.”

Sonra cihazı yeniden çıkardı, kırmızı ışığı yaktı ve mikrofonu Duru’nun ağzına uzattı. “Kayıt için tek cümle. Beş yıl önce o kâğıda yazarken ne hissettin?”

Duru mikrofonun ızgarasına baktı, bir an gerçekten cevap vermeyi düşündü. Sonra elini cihazın üstüne kapattı. “Gün doğmadan söylemem,” dedi. “Kural kuraldır.”

“İşte bu,” dedi Zeynep, kırmızı ışığı söndürerek. “Bu cümle bütün bölümü taşır.” Ve kalabalığa karıştı, arkasında yasemin parfümünden bir iz bırakarak.

Duru cebindeki zarfa dokundu. Kâğıdın köşesi, kumaşın içinden avucuna battı.

Çınarın altındaki söz ne kadar dayanır?

Yirmi beş yaşındaki Emre, aynı bölümden, aynı kütüphane masasından, aynı bitmek bilmeyen tartışmalardan tanıdığı adamdı. Beş yıl boyunca en yakın arkadaşı, en sinir bozucu çalışma ortağı ve hiç adı konmamış bir gerilimin öbür ucu olmuştu. Duru’nun mektubu da şimdi onun ceketinin cebindeydi.

Tören bitip kepler havaya uçtuktan sonra kalabalık Güney Kampüs’ün çimlerine dağıldı. Müzik, kahkahalar, gözleri dolan aileler, bitmeyen fotoğraflar; havada biçilmiş çim, ıhlamur çiçeği ve ucuz şampanya kokusu. Duru gece boyunca elindeki tek kadehi bile bitirmemişti; zihni Boğaz’ın üstündeki ay kadar berraktı. Emre’yi Rumelihisarı’na bakan alçak taş duvarın üstünde, kravatını gevşetmiş, onu beklerken buldu.

“Gün doğmadan,” dedi Emre, zarfını havada sallayarak. “Kural kuraldır.”

“Önce biraz yürüyelim,” dedi Duru. “Ondan sonra.”

“Korkuyor musun?”

“Senin el yazından mı? Beş yıldır korkuyorum. Notlarını hiç okuyamadım.”

Yokuştan aşağı, Bebek’e doğru indiler. Kıyıdaki kafeler kepenk indiriyor, balıkçılar oltalarını topluyor, deniz taşlara yosun ve tuz kokusu bırakıyordu. Emre her zamanki gibi konuşuyor, bir şairden alıntı yapıp sonra kendi alıntısına gülüyordu. Duru ise onun ellerine bakıyordu; beş yıl boyunca kitap sayfası çeviren, kahve bardağı uzatan, sınav sabahları omzuna dokunan o ellere.

Sahildeki boş bir banka oturduklarında zarfları aynı anda açmaya karar verdiler.

“Bir şartım var,” dedi Emre, zarfın kenarını parmağıyla yoklarken. “İçinde ne yazarsa yazsın, yarın yine arkadaş kalacağız. Söz mü?”

Duru bir an onun yüzüne baktı; sokak lambasının sarı ışığı Emre’nin kirpiklerinde titriyordu. “Söz,” dedi, ama içinden bu sözün ne kadar dayanacağını merak etti.

Karşı kıyıda Kandilli’nin ışıkları suya düşüyor, bir yük gemisi ağır ağır Karadeniz’e doğru süzülüyordu. Duru zarfı yırtarken parmaklarının titrediğini fark etti ve bunu Emre’nin de fark ettiğini biliyordu.

İki mektup aynı cümleyi saklayabilir mi?

Kâğıt hafifçe sararmıştı, kenarlarında eski bir kütüphane kokusu vardı. On dokuz yaşındaki Emre, uzun uzun kantinin tostlarını, hocaların tiklerini, Duru’nun sınav öncesi kalem ısırma alışkanlığını anlatmış, en alta da bastırılarak, kâğıdı neredeyse delecek kadar sert yazılmış tek bir satır bırakmıştı: “Mezun olduğumuzda hâlâ söyleyememişsem bu satır benim yerime söylesin: Sana aşığım.”

Satırın üstünde, mürekkebin dağıldığı küçük, yuvarlak bir leke vardı. Zeynep haklıydı.

Duru başını kaldırdığında Emre’nin de elindeki kâğıdın aynı yerinde donup kaldığını gördü. Onun omzunun üstünden kendi yuvarlak el yazısını tanıdı. Beş yıl önce, korkudan titreyen bir kalemle, kelimesi kelimesine aynı cümleyi yazmıştı.

“Aynı cümle,” dedi Emre, sesi kısılmıştı. “Beş yıl boyunca aynı cümleyi birbirimizin cebinde taşımışız.”

“Sen taşımışsın,” dedi Duru. “Ben kütüphanenin dördüncü katında, tam karşında oturup her gün yüzüne bakarak taşıdım.”

“Neden hiç söylemedin?”

“Sen neden söylemedin?”

İkisi de cevap veremedi ve aynı anda güldüler; sinirli, şaşkın, beş yıllık bir yükün birden hafiflediği o gülüşle.

Emre kâğıdı dikkatle katlayıp cebine koydu, sonra ona döndü. “Şu an seni öpmek istiyorum,” dedi. “Ama bu kararı on dokuz yaşındaki hâllerimiz değil, şimdiki biz verelim. Sen ne istiyorsun?”

“Ya sözümüz? Yarın yine arkadaş kalacaktık.”

“Arkadaş kalırız,” dedi Emre. “Ama ben en iyi arkadaşımı öpmek istiyorum. Bu yasak mı?”

Duru cevabını uzun zamandır biliyordu. “Bunu,” dedi ve onu yakasından tutup kendine çekti. Öpücük beş yılın bütün ertelenmiş cümlelerini taşıyordu; önce temkinli, sonra aç, sonra neredeyse gülerek. Deniz kokusu, cüppenin kalın kumaşı, Emre’nin ensesinde dolaşan parmakları. Duru ilk kez onun kalbinin ne kadar hızlı attığını avucunun altında duydu.

Arkalarında, sahil yolunda bir taksi korna çaldı ve camdan biri “Mezunlar yaşasın!” diye bağırdı. Ayrıldılar, nefes nefese. Emre’nin gözleri karanlıkta parlıyordu.

“Evim burada,” dedi. “Arnavutköy. On dakika.”

Arnavutköy’deki balkonda gün doğumunu kim bekleyecek?

Emre’nin Arnavutköy’deki küçük kiralık evi yürüme mesafesindeydi. Ahşap merdivenler gıcırdadı, anahtar kilitte iki kez takıldı, ikisi de güldü. Kapının eşiğinde Emre durdu.

“İçeri girersek yalnızca balkonda oturup gün doğumunu da bekleyebiliriz,” dedi. “Hangisini istersen. Gerçekten.”

Duru güldü ve onun kravatını parmağına doladı. “Gün doğumunu bekleyeceğiz,” dedi. “Ama yalnızca onu değil.”

Ev kitaplarla doluydu; Duru’nun yıllar önce ödünç verip geri istemeyi unuttuğu romanlar bile raftaydı, sayfalarının arasında onun not kâğıtlarıyla. “Bunları saklamışsın,” dedi şaşkınlıkla.

Emre omuz silkti. “Senin el yazından başka hiçbir şeyin bende kalmadığını sanıyordum,” dedi. “Meğer en önemlisi de kalmış.”

Balkona çıktılar önce. Aşağıda dar sokakta bir kedi çöp kutusunun kapağını devirdi, bir yerde bir martı uyandı. Rumelihisarı’nın burçları karanlıkta siyah birer gölgeydi. Emre iki bardak su getirdi; elleri hâlâ biraz titriyordu, bardaklar birbirine değip çınladı.

“Kütüphanenin dördüncü katı,” dedi Emre. “Pencere kenarındaki masa. Sen hep sağ tarafta otururdun, ben sol.”

“Çünkü sağdan bakınca seni güneşin önünde görmüyordum,” dedi Duru. “Gözlerimi kısmak zorunda kalmıyordum.”

“Ben de soldan seni görebilmek için oturuyordum. Kitabı açar, iki saat aynı sayfada kalırdım.”

Duru bardağı bıraktı, onun yüzüne dokundu, beş yıldır yalnızca uzaktan izlediği o çene çizgisine. “İçeri girelim mi?” dedi.

“Emin misin?”

“Beş yıldır eminim.”

Cüppe koridorda bir sandalyenin üstüne bırakıldı, kep halının üstünde unutuldu. Emre her düğmede durup onun gözlerine baktı, “Devam?” diye sordu; Duru her seferinde cevabını bir öpücükle verdi. Tenleri ilk kez bu kadar yakın, bu kadar sessizdi; beş yıl boyunca masanın iki ucundan birbirine uzanan bütün bakışlar şimdi parmak uçlarında, nefeslerin ritminde buluşuyordu. Boğaz’ın üstünde gökyüzü önce mora, sonra pembeye döndü. Balkon kapısı aralık kaldı, perde rüzgârla bir içeri bir dışarı salındı ve gün, onları birbirine sarılmış bulana kadar hiç acele etmedi.

Sabah Duru’nun telefonunda Zeynep’ten bir mesaj vardı: Gün doğdu. Açtınız mı? Cevap verme, yüzünü görmem yeter. Gelecek hafta programa çıkmak ister misiniz? Konu: beş yıl.

Duru güldü, telefonu kapattı. Emre’nin masasından boş bir kâğıt aldı, bir şey yazıp katladı ve zarfın üstüne “Beş yıl sonra aç” diye not düştü. Emre merakla uzandığında elini tuttu. İçinde yalnızca tek bir satır vardı ve Duru onu ezbere biliyordu: “Hâlâ aynı cümle.” Ama Emre’nin bilmediği bir şey vardı: zarfın arkasına, en köşeye, çok küçük harflerle bir soru daha yazmıştı.

Zeynep Tuna'nın Gece Yarısı İtirafları'nda Duru ile Emre'yi bekleyen bölüm, zarfın arkasındaki o küçük soruyu herkese duyurabilir.

Zeynep Tuna

#arkadaştan sevgiliye#boğaz#gün doğumu#mektup#mezuniyet

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Zeynep Tuna başka bir hikayede Her Gece Bana Kitap Okuyan Sesin Sahibi Moda'da yaşayan Melis, her gece uyumadan dinlediği gizemli sesin apartmandaki komşusuna ait olduğunu bir aidat toplantısında öğrenir. Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış