Kadın Dominasyon Sex Hikayeleri
On Bir Maddelik Sözleşme ve Maya Kelimesi
Emre bir gece bütün kontrolü Aysel'e bırakmak ister. Aysel ise bu isteği, her maddesi tek tek konuşulmuş on bir maddelik bir sözleşmeye dönüştürür.
Aysel Tuna mahkeme salonlarında hiç kimseye söz kesmeye izin vermezdi, ama Mudurnu’daki fırının arka odasında, un çuvallarının arasında, sevgilisinin cümlesini sonuna kadar dinledi ve sonra, otuz dokuz yaşında, hayatında ilk kez ne diyeceğini bilemedi.
“Bir gece,” demişti Emre, hamur teknesinin kenarına yaslanarak, ellerindeki unu önlüğüne silerek. “Bütün kontrolü sana bırakmak istiyorum. Ne yapacağıma, ne zaman yapacağıma, nereye bakacağıma sen karar ver. Hayatım boyunca her şeye ben karar verdim. Hamurun ne zaman kabaracağına, fırının kaç derece olacağına, saat kaçta kalkacağıma. Bir gece, bir şeye karar vermemek istiyorum. Ve bunu sana güvendiğim için istiyorum.”
Emre Yalın otuz dört yaşındaydı. İki yıl önce Ankara’daki bir otel mutfağını bırakmış, Mudurnu’nun eski çarşısında ahşap cumbalı bir dükkânda ekşi mayalı ekmek fırını açmıştı. Aysel’le altı ay önce, hafta sonu kaçamağına geldiği bir sabah, fırının önündeki kuyrukta tanışmıştı; Aysel o sabah son somunu almış, Emre de “O somunu hak etmek için bir şey anlatmanız lazım,” demişti.
Şimdi Aysel ona baktı. “Böyle bir şey hiç yapmadım.”
“Ben de.”
“O zaman,” dedi Aysel, çantasından bir defter ve dolma kalem çıkararak, “önce konuşacağız. Uzun uzun.”
Her maddesi konuşulmuş bir gece
O akşam, Mudurnu’nun taş döşeli sokaklarından birindeki kiralık konağın başodasında, sedirin üstünde bağdaş kurarak, iki saat boyunca konuştular. Aysel her şeyi yazdı. Emre ilk başta güldü, sonra ciddileşti, sonra Aysel’in her soruyu ne kadar dikkatle sorduğunu görünce gülmeyi bıraktı.
“Madde bir,” dedi Aysel. “Güvenli kelime. Bunu söylediğin an her şey durur. Ne olursa olsun, ne kadar iyi giderse gitsin. Sorgusuz.”
“Maya,” dedi Emre hiç düşünmeden.
Aysel güldü. “Tabii ki maya.” Yazdı. “Madde iki. Yavaşlama kelimesi. Durmak istemiyorsun ama bir şey fazla geliyorsa.”
“Ilık.”
“Ilık.” Yazdı. “Madde üç. Bu kelimeler benim için de geçerli. Ben de söyleyebilirim. Kontrol bende olacak ama bu, kendimi zorlayacağım anlamına gelmiyor.”
Emre kaşlarını kaldırdı. “Bunu düşünmemiştim.”
“Ben düşündüm. Benim işim bu.” Aysel kalemin ucunu dudağına dayadı. “Madde dört. Acı yok. İz yok. Sadece benim sesim, benim ellerim ve senin beklemen.”
Madde madde ilerlediler. Gözlerin bağlanmasına evet, ellerin bağlanmasına yalnızca ipek bir eşarpla ve gevşek düğümle evet, ses çıkarmamaya hayır, çünkü Aysel onun sesini duymak istiyordu. Hangi sözcüklerin hoşa gideceği, hangilerinin gitmeyeceği. Bitince ne olacağı: Aysel onu sarılmadan bırakmayacaktı, bunu da yazdı. On bir madde. Aysel sayfanın altına iki çizgi çekti, kalemi uzattı.
Ama imzadan önce bir şey daha sordu: “Neden ben?” Emre bir an düşündü. “Çünkü fırının önündeki kuyrukta, son somunu alırken arkandaki yaşlı adama dönüp ‘İsterseniz yarısı sizin olsun’ dedin. Kontrolü elinde tutan birinin, onu paylaşmayı da bildiğini gördüm. Bana güç değil, özen lazım.” Aysel kalemi parmaklarında çevirdi, gözlerini kaçırdı. Mahkemede hiç kimse ona böyle bir şey söylememişti.
“İmzala,” dedi. “Ve unutma, bu sözleşmeyi istediğin an, tek bir kelimeyle feshedebilirsin.”
Emre imzaladı. Sonra kalemi geri verirken Aysel’in parmaklarına bir an dokundu. “Ya sen?”
Aysel de imzaladı. “Cumartesi,” dedi. “Akşam sekiz. Fırını erken kapat.”
Hafta boyunca Aysel her akşam sözleşmeyi yeniden okudu. Ankara’daki bürosunda, iki duruşma arasında, çantasından çıkarıp kenarına küçük notlar düştü: Sesini alçak tut. Acele etme. Her beş dakikada bir renk sor. Bir gece Emre’yi aradı, yalnızca “Madde yedi hâlâ geçerli mi?” diye sordu. Emre telefonun öbür ucunda güldü. “Hepsi geçerli. Ama sen bu kadar hazırlanınca biraz korkmaya başladım.” Aysel “Korkman normal,” dedi. “Ben de korkuyorum. O yüzden hazırlanıyorum.”
Perşembe günü Emre’nin fırınına bir mesaj gönderdi: “Cumartesi akşam ekmeği getir. Kendi elinle yoğrulmuş. Bu bir emir değil, henüz. Bu bir rica.” Emre’nin cevabı bir dakika sonra geldi: “Ricanız kabul edilmiştir, Avukat Hanım.”
Cumartesi, saat sekiz
Konağın başodasında yalnızca üç mum yanıyordu. Ahşap tavanın oymaları titrek gölgeler halinde dans ediyor, pencerenin dışında Mudurnu’nun çatıları sonbahar karanlığına gömülüyordu. Aysel siyah bir elbise giymişti, saçlarını topuz yapmıştı, ayakları çıplaktı. Emre kapıyı çaldığında, elinde hâlâ un kokusu taşıyan bir kese kâğıdıyla, Aysel kapıyı açtı ve tek bir kelime söyledi:
“Bırak.”
Emre keseyi kapının yanındaki rafa bıraktı.
“İçeri gel. Odanın ortasında dur. Bana bakma, pencereye bak.”
Emre dediğini yaptı. Aysel arkasından yaklaştı, onun nefesinin değiştiğini duydu. Yavaşça etrafında yürüdü, bir kez, iki kez, dokunmadan. Mahkemede bir tanığın etrafında böyle yürürdü, ama bu kez amacı bir yalanı bulmak değildi; bir doğruyu görmekti. Emre’nin ensesinde ince bir ter, ellerinde hafif bir titreme.
“Renk?” diye sordu Aysel, onlar konuşurken anlaştıkları gibi.
“Yeşil,” dedi Emre.
Aysel boynundaki ipek eşarbı çözdü, onun gözlerine bağladı. Düğümü gevşek attı, sonra parmağıyla kontrol etti. “Rahat mı?”
“Rahat.”
“Şimdi seni sedire götüreceğim. Ben izin verene kadar ellerini kendi dizlerinde tutacaksın.”
Onu oturttu. Önüne geçti. Uzun bir süre hiçbir şey yapmadı; yalnızca baktı. Gözleri kapalı bir adamın beklemesinin ne kadar çıplak bir şey olduğunu, ne kadar güven gerektirdiğini o an anladı. Emre’nin dudakları aralanmıştı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Aysel parmağının ucuyla onun alnından, burnunun kemerinden, dudaklarına kadar bir çizgi çekti. Emre bir an kımıldadı, eli dizinden kalkmak üzereydi.
“Dizler,” dedi Aysel, alçak sesle.
Eli yerine döndü. Aysel’in içinde tanımadığı bir sıcaklık yükseldi; güç değil, daha çok bir şefkat. Ona verilen şeyin büyüklüğü.
Sözleşmeyi ilk kim bozar?
Aysel ona dokundu. Önce yalnızca parmak uçlarıyla, sonra avuçlarıyla; gömleğinin düğmelerini kendi istediği hızda, kendi istediği sırada açtı, her birinin arasında bekledi, beklemenin onu nasıl titrettiğini izledi. Kulağına eğilip ne yapacağını önceden fısıldadı, sonra yapmadı; sonra yapmayacağını söyleyip yaptı. Emre’nin nefesi kesik kesik geliyordu. “Renk?” diye sordu bir kez daha. “Yeşil,” dedi Emre, sesi kısık. “Çok yeşil.”
Aysel onun bileklerini, sözleşmede yazdığı gibi, ikinci bir ipek eşarpla gevşekçe bağladı. Sonra durdu. Mumların ışığında, gözleri bağlı, elleri bağlı, bütünüyle ona teslim olmuş bu adama baktı. Hamuru sabırla yoğuran, her sabah dörtte kalkan, ona her cuma son somunu ayıran adama. Ve boğazında bir şey düğümlendi.
“Maya,” dedi Aysel.
Emre’nin başı hemen kalktı. Aysel düğümleri bir saniyede çözdü, eşarbı gözlerinden indirdi. Emre gözlerini kırpıştırarak ona baktı. “Ne oldu? İyi misin? Ben bir şey mi…”
“Hayır.” Aysel onun yanına oturdu, elini tuttu. Gözleri dolmuştu, gülüyordu. “Sen hiçbir şey yapmadın. Sadece… bana o kadar çok güvendin ki bir an altında ezildim. Kimse bana böyle güvenmedi. Müvekkillerim bile. Durmam lazımdı, sana bakmam lazımdı. Gözlerine.”
Emre onun elini öptü. Uzun süre öyle oturdular, mumların ışığında, sözleşme aralarında, sedirin üstünde.
“Devam etmek istiyor musun?” diye sordu Emre sonunda. “İstemiyorsan bu gece burada biter. Sözleşmede yazıyor.”
Aysel gözlerini sildi. Ayağa kalktı, eşarbı yeniden eline aldı. Ve bu kez sesi, mahkemedekinden bile daha kararlıydı. “İstiyorum. Gözlerini kapat.”
Emre kapattı. Gülümseyerek.
Ondan sonrası, sözleşmenin on bir maddesinin hiçbirini çiğnemeden, ama hepsini yeniden anlamlandırarak, mumların teker teker sönmesine kadar sürdü. Aysel her adımı söyledi, her adımda bekledi, her bekleyişte Emre’nin “yeşil”ini duydu. Son mum da sönünce oda yalnızca iki nefesin karanlığına kaldı ve Aysel, söz verdiği gibi, onu bırakmadan önce uzun uzun sarıldı.
Karanlıkta bir süre konuşmadılar. Sonra Emre, başını onun omzuna yaslamış, fısıldadı: “Nasıl hissediyorsun?” Aysel bir an düşündü. “Hafif,” dedi. “Sanki yıllardır taşıdığım bir dosyayı bıraktım.” Emre güldü. “Ben de. Ama benimki un çuvalıydı.”
Sabah Emre dörtte kalktı, her zamanki gibi. Aysel uyandığında başucunda sıcak bir somun buldu. Somunun üstüne, bıçakla, ince harflerle bir kelime kazınmıştı: Yeşil.
Altında, defterden koparılmış sözleşmenin son sayfası duruyordu. On ikinci madde, Emre’nin un bulaşmış el yazısıyla eklenmişti: “Maya kelimesini söyleyen kişi, ertesi sabah fırından çıkan ilk somunu hak eder. Çünkü durmayı bilen, devam etmeyi de bilir.”
#avukat#fırıncı#güvenli kelime#mudurnu#sözleşme
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →