Uçak Sex Hikayeleri
Paris’ten İstanbul’a Bal Kavanozlu Gece Uçuşu
Otuz bin fitte bir yolcu bayılınca hemşire Aslı ile şef Julien'in elleri aynı bal kavanozunda buluşur. Türbülansta tutulan el, inişte bırakılmaz.
“Uçakta doktor ya da sağlık personeli var mı?” anonsu üçüncü kez yapıldığında Aslı, otuz iki yaşındaki bir acil servis hemşiresinin yapması gereken her şeyi unutup bir an yalnızca gözlerini kapamak istedi. Paris’ten İstanbul’a kalkan gece uçuşundaydı, on dört saatlik bir kongre gününden çıkmıştı ve hayatında ilk kez, birinin onu çağırmasından korktu. Sonra kalktı. Çünkü hep kalkardı.
On dördüncü sırada, koridor tarafında, altmışlarında bir kadın yarı baygın yatıyordu. Yanında bir adam, kadının elini tutmuş, Fransızca ve kırık Türkçe karışık bir şeyler söylüyordu. Aslı diz çöktü, kadının nabzını aldı, alnındaki soğuk teri gördü.
“Şekeri var mı?” diye sordu, hostese değil, adama.
“Bilmiyorum,” dedi adam. “Tanımıyorum onu. Ama yemek servisini reddetti, iki saattir hiçbir şey yemedi. Elleri titriyordu, fark ettim.” Bir an durdu. “Ben şefim. İnsanların ne yemediğini fark ederim.”
Otuz bin fitte kim kime güvenir?
Kadının çantasından bir şeker ölçüm cihazı çıktı. Değer, Aslı’nın tahmin ettiği gibi, tehlikeli derecede düşüktü. Hostes portakal suyu getirdi; adam, Aslı’nın şaşkın bakışları arasında, kendi el çantasından bir kavanoz bal ve bir paket kesme şeker çıkardı.
“Her zaman taşırım,” dedi, kavanozu açarken. “Mutfakta çalışırken kendi şekerimi unuturum. Bir kere bayıldım, servisin ortasında.”
Aslı kadının dudaklarına balı sürdü, portakal suyunu küçük yudumlarla içirdi. On dakika içinde kadının rengi geri geldi, gözlerini açtı, Fransızca bir şeyler mırıldandı. Adam ona yumuşak bir sesle cevap verdi, kadın ağlamaklı gülümsedi.
“Ne dedi?” diye sordu Aslı.
“Torununu görmeye gidiyormuş, İstanbul’a. Heyecandan yemek yiyememiş.” Adam elini uzattı. “Julien. Julien Moreau.”
“Aslı Güven.” Aslı onun elini sıktı; sıcak, kuru, avucunun içinde küçük yanık izleri olan bir eldi. “Hemşireyim.”
“Belli oluyor,” dedi Julien. “Elleriniz hiç titremedi.”
“Sizinkiler de.”
Julien güldü. Otuz beş yaşlarındaydı; kısa kesilmiş kumral saçları, kirli sakalı ve çok açık, neredeyse gri gözleri vardı. Türkçesi şaşırtıcı derecede iyiydi, yalnızca “r” harflerini yuvarlıyordu. “Benimkiler titriyordu,” dedi alçak sesle. “Ama mutfakta öğrenirsin: Titreyen eller bıçağı tutmaz, sen tutarsın.”
Kabin şefi, kadını takip etmeleri için ikisine de arka mutfak bölmesinin yanındaki boş sırayı ayarladı. Uçak karanlıktı; yolcuların çoğu uyuyordu, yalnızca birkaç okuma lambası yanıyordu. Motorların düzenli uğultusu, pencerenin dışında Alplerin üstünde kayan ay ve hosteslerin getirdiği iki küçük plastik bardak kırmızı şarap.
Bir yabancıya, karanlık bir kabinde ne kadar sır anlatılır?
“İstanbul’da ne yapıyorsunuz?” diye sordu Aslı, şarabından bir yudum alarak.
“Karaköy’de bir restoranım var. Küçük. Yirmi iki masa.” Julien omuz silkti. “Lyon’da büyüdüm, Paris’te çalıştım, sonra bir tatil için İstanbul’a geldim ve on yıl önce bir balıkçıda yediğim bir hamsi pilavı yüzünden bir daha dönmedim.”
“Hamsi pilavı yüzünden mi?”
“Ve onu yapan kadın yüzünden. Karadenizli bir aşçıydı, Fatma Hanım, yetmiş yaşında. Bana iki yıl hamsi temizlemeyi öğretti. Fransız şef olduğumu hiç umursamadı.” Gülümsedi. “Hayatımda tanıdığım en iyi öğretmendi. Geçen yıl öldü. Restoranın adını onun koydu: Sabırla.“
Aslı bir süre sessiz kaldı. Bir şey anlatmak istedi ve fark etti ki, aylardır kimseye bir şey anlatmamıştı. “Ben on yıldır acildeyim,” dedi sonunda. “Nöbetten çıkınca bazen arabamın içinde bir saat oturuyorum, eve giremeden. Sonra eve giriyorum, kimse yok, buzdolabında yarım bir yoğurt. Bu kongre bir mola olacaktı. Ama son gün bir sunumda bir kardiyolog, ‘Hemşireler sistemin yardımcı unsurlarıdır,’ dedi. Kalktım, çıktım.” Durdu. “Şimdi otuz bin fitte birine bal yediriyorum.”
Julien ona döndü. Okuma lambasının sarı halkası yüzünün yarısını aydınlatıyordu. “Bu gece o kadını kurtaran sizdiniz,” dedi. “Ben yalnızca balı getirdim. Kimse size ‘yardımcı unsur’ diyemez, Aslı. Bunu dediğiniz an kalkıp gitmekle iyi yapmışsınız.”
Uçak hafifçe sarsıldı. Kemer ışığı yandı. Bir anlığına ikisinin de bardağındaki şarap çalkalandı; Julien’in eli, refleksle, Aslı’nın bileğini tuttu. Sonra bırakmadı.
“Özür dilerim,” dedi ama elini çekmedi. “Türbülanstan korkarım. Bir şef için çok aptalca.”
“Hiç değil,” dedi Aslı. Elini çevirdi, avucunu onun avucuna yerleştirdi. Parmakları birbirine geçti. “Ben de korkarım. Ama kimseye söylemem.”
Türbülans geçti. Kemer ışığı söndü. Elleri birbirinin içinde kaldı.
İniş öncesinde bir öpücük kurallara aykırı mıdır?
Uçak Karadeniz’in üstüne geldiğinde kabin ışıkları neredeyse tamamen sönmüştü. Ön taraftaki kadın derin bir uykudaydı; hostesler arka bölmede sessizce çay hazırlıyordu. Aslı başını koltuğun arkasına yaslamış, pencereden ayın denizde açtığı gümüş yolu izliyordu.
“Bir şey sorabilir miyim?” dedi Julien, çok alçak bir sesle.
“Sorun.”
“İndiğimizde, bir taksiye binip ayrılacağız ve bu gece bir hikâye olarak kalacak. Bunu istiyor musunuz? Yoksa…” Duraksadı. “Yoksa restoranıma gelip size sabahın dördünde, kimsenin olmadığı bir mutfakta, bir hamsi pilavı yapmama izin verir misiniz? Hiçbir beklenti yok. Yalnızca yemek. Siz isterseniz, daha fazlası.”
Aslı ona döndü. Karanlıkta yalnızca gözlerinin parıltısını görebiliyordu. “Siz bir yabancıya hep böyle mi teklifte bulunursunuz?”
“Hayır,” dedi Julien. “On yıldır ilk kez.”
Aslı’nın göğsünde bir şey gevşedi; nöbet çıkışlarındaki o sıkı düğüm, ilk kez bir yabancının sesiyle çözülüyordu. Kendi cesaretine şaşırarak, yaslandı ve onun kulağına fısıldadı: “Hamsi pilavı istiyorum. Ve daha fazlasını da.”
Julien yavaşça döndü. Yüzleri birkaç santim uzaklıktaydı. “Şimdi sizi öpmek istiyorum,” dedi. “Ama bir uçaktayız, ve siz bir hemşiresiniz, ve muhtemelen bunun bir yönetmelik ihlali olduğunu biliyorsunuz.”
“Hiçbir yönetmelikte yazmıyor,” dedi Aslı, gülümseyerek. “Kontrol ettim. Geçen yıl, sıkıcı bir nöbette.”
Öpücük kısa ve sessizdi; bir fısıltı kadar hafif, şarap ve bal tadında. Arka bölmeden bir çay bardağının tıngırtısı geldi, Aslı geri çekildi, ikisi birden güldü, kabin şefi perdenin arkasından başını uzatıp onlara bilmiş bir gülümsemeyle baktı ve perdeyi kapattı.
“Bu da yönetmelikte yok,” dedi Julien, kızararak.
“Yok,” dedi Aslı. “Ama şimdi var.” Ve onu bir kez daha öptü, bu sefer daha uzun.
Uçak alçalmaya başladığında, İstanbul’un ışıkları pencerenin altında bir halı gibi açıldı. Ön sıradaki kadın uyanıp onlara doğru dönmüş, Fransızca bir şey söyleyip gülmüştü. Julien kulaklarına kadar kızarmıştı.
“Ne dedi?”
“Torununa bal götürecekmiş. Ve düğüne onu da çağırmamızı istiyor.”
Sabahın dördünde bir mutfakta ne pişer?
Karaköy’deki restoran, rıhtıma bakan dar bir sokağın içinde, yeşil ahşap kepenkli eski bir binanın zemin katındaydı. Julien kepenkleri açtı, ışığı yaktı. Mutfak bakır tencereler, asılı kekik demetleri ve fırının ılık nefesiyle doluydu. Duvarda, siyah beyaz bir fotoğraf: başörtülü, gülümseyen yaşlı bir kadın, elinde bir hamsi tepsisi.
“Fatma Hanım,” dedi Aslı.
“Fatma Hanım,” dedi Julien. “Bana derdi ki: ‘Acele eden hamsiyi kırar, acele eden kalbi de.'”
Aslı tezgâha yaslandı ve onun pilavı hazırlayışını izledi: hamsileri tek tek açışını, pirinci sabırla kavuruşunu, tepsiyi balıklarla örüşünü. Elleri, uçakta titreyen eller değildi artık; kendinden emin, kesin, şefkatliydi. Fırının kapağını kapattığında Aslı arkasına geldi, kollarını beline doladı.
“Kırk dakika,” dedi Julien, dönmeden. “Pişmesi kırk dakika sürer.”
“Kırk dakika çok uzun,” dedi Aslı, sırtına, gömleğinin keten kumaşına yanağını dayayarak.
Julien döndü. Ellerini onun yüzüne koydu, gözlerine baktı ve son kez, bir şefin sabrıyla sordu: “Emin misiniz?”
“On yıldır hiçbir şeyden bu kadar emin olmadım,” dedi Aslı. “Bana artık ‘siz’ deme.”
Mutfağın arkasında, Julien’in uzun servis gecelerinden sonra kaldığı küçük bir oda vardı; bir divan, bir pencere, pencereden görünen Galata Kulesi’nin silueti. Aslı’nın kongreden kalma şık ceketi kapının yanındaki askıya, Julien’in önlüğü divanın kenarına düştü. Fırından gelen tereyağı ve defne kokusu odaya sızdı; dışarıda, rıhtımda ilk vapurun motoru homurdandı. Julien onu sanki dünyadaki en değerli ve en kırılgan malzemeymiş gibi, sabırla, katman katman sevdi. Ve Aslı, yıllardır ilk kez, birinin onu kurtarmasına izin verdi. Fırının zamanlayıcısı kırkıncı dakikada çaldığında ikisi de duymadı.
Pilav biraz yandı. Julien hayatında ilk kez yanmış bir yemeği bir müşteriye ikram etti; Aslı, son lokmasına kadar yedi. Kepenkler açıldığında Karaköy’e sabah ışığı vuruyordu ve Aslı’nın telefonunda, acilin başhemşiresinden gelmiş bir mesaj duruyordu: “Bu gece ekstra nöbete gelebilir misin? Biri seni soruyor. Uçakta tanıştığın bir hastanın torunuymuş.”
#gece uçuşu#hemşire#karaköy#şef
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →