Kocası Bakarken Sex Hikayeleri
Peçetedeki Dördüncü Kural Neden Boş Kaldı?
Ece ile Can'ın on bir yıllık evliliğinde kurallar hep bir peçeteye yazılır. Bu gece Saat 23'te yazılan peçetenin son satırı boş; Ece onu en sona saklıyor.
Ece Erdem kurallarını her zaman bir peçeteye yazardı ve Can o peçeteleri on bir yıldır eski bir ayakkabı kutusunda saklıyordu. Kutuda kırk üç peçete vardı; bu gece kırk dördüncüsü yazılıyordu ve ilk kez son satırı boş kalmıştı.
Kızılay’daki “Saat 23″ün tezgâhında, loş sarı ışığın altında Ece kalemi dudaklarına dayamış düşünüyordu. Otuz dokuz yaşındaydı; yoga eğitmeniydi ve bedenini, nefesini, sınırlarını herkesten iyi tanırdı. Yanında oturan Can kırk dört yaşındaydı, lojistik şirketinin toplantılarında kimseye söz hakkı bırakmayan adam, ama karısının kalemi kâğıda değdiğinde sesini çıkarmazdı. Bu onların oyunuydu. Kuralları Ece koyardı.
Baran tezgâhın öbür ucundan iki bardak getirdi: Ece’ye sade soda, limon dilimiyle; Can’a tek bir viski, buzsuz. “Bu gece için tek kadeh,” dedi, sormadan. Otuz üç yaşındaydı ve bu barda herkesin sırrını bilirdi, ama hiçbirini kimseye anlatmazdı. Ece’nin peçetesine bir göz attı, sonra başka tarafa baktı. Kibarlığı böyleydi.
“Levent geldi mi?” diye sordu Ece.
“Arka masada,” dedi Baran. “Size bir şey söylememi istedi.” Bir an durdu. “Can Bey’in gerçekten istediğinden emin olmak istiyormuş. Kendi ağzından duymak.”
Can gülümsedi. Peçetenin ilk satırlarını yüksek sesle okudu, sanki bir sözleşmenin maddelerini onaylıyormuş gibi:
“Bir: Seçen Ece’dir. İki: Can koltukta oturur, Ece söyleyene kadar dokunmaz. Üç: Güvenli kelime limon; herhangi birimiz söylerse her şey durur, soru sorulmaz.” Durdu, peçeteyi çevirdi. “Dört…”
“Dördü en sonda yazacağım,” dedi Ece.
Bir koca neden izlemek ister?
Bu sorunun cevabını Can ilk kez, evliliklerinin beşinci yılında, Bodrum’da bir otel odasında itiraf etmişti. Sesi titreyerek, utanarak, Ece’nin ondan nefret edeceğinden korkarak. Ece nefret etmemişti. Yalnızca uzun uzun bakmış, sonra sormuştu: “İzlemek mi istiyorsun, yoksa paylaşmak mı?” Can bir gece düşünmüş, sabah cevap vermişti: “Seni hiç kimsenin göremediği gibi görmek istiyorum. Başka birinin gözünde ne kadar arzulandığını. Sonra da yine bana döndüğünü.”
O gün ilk peçete yazılmıştı.
Levent arka masadan kalktı, yanlarına geldi. Otuz yedi yaşında bir ses mühendisiydi, Baran’ın yıllardır tanıdığı biri. Can ve Ece onunla iki kez akşam yemeği yemişlerdi; o yemeklerde ne istediklerini, ne istemediklerini konuşmuşlardı, bir tabak mantının üstünde, gayet medeni. Levent’in elleri büyüktü ama hareketleri sakindi, bir kayıt masasında ince ayar yapan biri gibi.
“Can Bey,” dedi, eğilip alçak sesle, “Baran size söyledi mi bilmiyorum. Bunu sizden duymam lazım. Siz istiyor musunuz?”
Can doğrudan gözlerinin içine baktı. “İstiyorum. Kuralları Ece koyar, ama bu geceyi ikimiz de istiyoruz. Sen de istiyor musun?”
“Uzun zamandır,” dedi Levent, Ece’ye bakmadan, saygıyla. “Ama yalnızca hepimiz evet dediğimiz sürece.”
Ece kalemi peçetenin üstünde gezdirdi, dördüncü satırın başına küçük bir nokta koydu, yazmadı. Peçeteyi katlayıp Can’ın ceketinin iç cebine soktu. “Gidelim,” dedi.
Baran hesabı getirmedi. Yalnızca Can’ın omzuna dokundu, eğildi, kulağına bir şey fısıldadı. Can başını salladı. Ece ne olduğunu sormadı. Sonra öğrenecekti.
Taksi Atatürk Bulvarı’ndan yukarı tırmanırken üçü de arka koltuktaydı; Ece ortada. Radyoda doksanlardan kalma bir aşk şarkısı çalıyordu, şoför kendi kendine mırıldanıyordu. Ece iki elini iki adamın dizine koymuştu, ama konuştuğu şey bir alışveriş listesi kadar netti.
“Yatak odası yok,” dedi alçak sesle. “Salon. Yatak odası bizim.”
“Anlaşıldı,” dedi Levent.
“Bir şeyden hoşlanmazsam söylerim. Bir şeyden hoşlanırsam da söylerim. Tahmin etmeye çalışma.”
“Tahmin etmem.”
“Can’a bakarsam ve durursam, sen de durursun. Bu kelime değil ama kural.”
Levent başını salladı. Can pencereden dışarı bakıyordu; Kuğulu Park’ın ağaçları sokak lambalarının altında yeşil-sarı lekeler gibi akıp gidiyordu. Ece onun dizini hafifçe sıktı.
“Sen?” dedi. “Senin eklemek istediğin bir şey var mı?”
Can bir an düşündü. “Bitince,” dedi, “ilk kahkahayı sen at. Ben öyle anlarım iyi geçtiğini.”
Ece güldü, şimdiden. “Erken attım ama. Sayılmaz.”
“Sayılmaz,” dedi Can ve bütün akşam boyunca ilk kez sesindeki gerginlik çözüldü.
Koltuğun deri kolları ne kadar sıkı tutulabilir?
Çankaya’daki evlerinin salonunda tek bir lamba yanıyordu: köşedeki pirinç ayaklı, sarı abajurlu lamba. Can’ın koltuğu odanın ortasına, kanepenin karşısına çekilmişti. Kahverengi deri, kolları eskimiş, babasından kalma bir koltuk. Can oturdu. Ellerini kollarına koydu. Deri serin ve hafifçe yağlıydı, parmaklarının altında gıcırdadı.
Ece önce ona geldi. Dizlerinin arasına durdu, eğildi, onu yavaşça öptü. Dudaklarında sodanın limonu vardı. “İyi misin?” diye fısıldadı.
“Hiç olmadığım kadar.”
“Kelimeyi biliyorsun.”
“Biliyorum.”
Sonra döndü, Levent’e yürüdü. Can onun yürüyüşünü izledi: on bir yıldır bildiği o yürüyüş, kalçasının ritmi, çıplak ayaklarının halının üstündeki sessizliği. Ama bu gece başka bir şey vardı içinde. Kendinden emin, kendine ait bir şey.
Levent kanepenin önünde ayakta duruyordu. Ece önünde durdu, elini göğsüne koydu. “Önce ben,” dedi. “Ben söyleyeceğim. Sen bekleyeceksin.”
“Tamam,” dedi Levent.
Ece onun gömleğinin düğmelerini tek tek açtı, her düğmede Can’a baktı. Can’ın bakışı ona dokunuyordu, Levent’in elleri dokunmadan önce. Levent’in ilk öpücüğü yavaştı, neredeyse soru gibi; Ece cevap verdi, ellerini onun boynuna doladı, ama gözlerini kapatmadı. Gözleri, öpüşürken bile, odanın ortasındaki koltuktaydı. Can’ın üstünde.
Can’ın parmakları koltuğun kollarını kavradı. Deri gıcırdadı. Lambanın ışığı Ece’nin omzunda altın bir çizgi çiziyordu; Levent’in eli o çizgi boyunca, omzundan kürek kemiğine, belinin oyuğuna indi. Ece’nin nefesi değişti. Can o değişimi tanıyordu; on bir yılda yüzlerce kez duymuştu. Ama hiç dışarıdan. Hiç böyle, bütün odayı dolduran bir müzik gibi.
“Can,” dedi Ece, Levent’in omzunun üstünden. Sesi kısıktı. “Bana bak.”
“Bakıyorum.”
“Gördüğün hoşuna gidiyor mu?”
Can’ın boğazı kurudu. “Evet.”
Ece gülümsedi, o yavaş, kendinden emin gülümseme, ve Levent’in kulağına bir şey söyledi. Levent onu kanepeye yatırdı. Elbisenin kumaşı yere süzülürken çıkardığı hışırtıyı, Ece’nin kahkahasının kısa ve boğuk bir nefese dönüşmesini, odadaki kokuyu, lavanta, ter ve limonun karışımını Can sonraki yıllar boyunca hatırlayacaktı. Lambanın ışığı titredi, ya da ona öyle geldi. Ece bir eliyle Levent’in sırtını kavrarken öbür elini Can’a doğru uzattı, havada, açık avuçla. Dokunmadı. Yalnızca uzattı. Can o avucun ona ait olduğunu biliyordu.
Ve sonra Ece başını geriye attı, gözleri hâlâ onun gözlerinde, ve Can bir sonraki dakikayı hiçbir kelimeyle anlatamayacağını anladı. Abajurun altında üç gölge vardı ve bunlardan en sessizi, kendisininki, en çok titreyendi.
Peki dördüncü satıra ne yazılacaktı?
Levent gece yarısına doğru gitti. Kapıda Can’ın elini sıktı, Ece’nin yanağına bir öpücük bıraktı, “Teşekkür ederim,” dedi ve başka bir şey demedi. Kapı kapandığında ev, buzdolabının uğultusundan başka bir sesi olmayan bir sessizliğe gömüldü.
Ece salona döndü. Üstünde yalnızca Can’ın gömleği vardı, kolları sıvalı. Koltuğun önünde diz çöktü, Can’ın ellerini deri kollardan aldı, avuçlarına baktı. Derinin izi avuçlarına çıkmıştı, kırmızı çizgiler.
“Bu kadar mı sıktın?” dedi ve güldü. Gece boyunca ilk kahkahası değildi belki, ama Can onu ilk kahkaha saydı.
“Daha fazla da sıkabilirdim.”
“Limon demeyi düşündün mü?”
“Bir saniye bile,” dedi Can. “Sen?”
“Bir saniye bile.” Avuçlarındaki izleri öptü. Sonra ceketin iç cebinden peçeteyi çıkardı, kalemi aldı, dizinin üstünde dördüncü satırı yazdı. Can’a uzattı.
Dört: Sonrası hep sen.
Can peçeteyi uzun uzun okudu. Sesi çıkmadı. Ece onu koltuktan kaldırdı, elinden tutup yatak odasına götürdü ve bu kez kimse izlemedi, kimse bir kural koymadı; yalnızca iki kişi, on bir yılın ve bir gecenin ağırlığıyla, ışığı kapattı.
Sabah Ece mutfakta çay demlerken Can’a sordu: “Baran sana ne fısıldadı?”
Can güldü. “Dedi ki, ‘Levent’e üç kez sordum. Üçünde de önce sizin adınızı söyledi. İyi seçmişsiniz.'”
Ece kaşıklarını bıraktı, çekmeceden yeni bir peçete çıkardı. Bu kez uzun bir liste yazmadı. Tek bir satır yazdı, katladı, Can’ın çay bardağının altına sıkıştırdı. Can bardağı kaldırıp peçeteyi açtığında elleri bir an durdu.
“Bir dahakine seçen sen ol.”
#açık ilişki#evli çift#hotwife#kızılay#kurallar
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →