Aldatma Sex Hikayeleri
Perşembe Vapurunda On Bir Aylık Mesafe
Elif ve Murat, aynı vapurda on bir ay boyunca birbirlerine dokunmadan konuşmuştur. Bir itiraf her şeyi değiştirir.
Elif’in on bir aydır sakladığı sır bir adam değildi; o adamın karısının, soyunma odasında gülerek söylediği tek bir cümleydi. Ve bu perşembe, Karaköy’den 18.15’te kalkan vapurun arka güvertesinde, o cümleyi sonunda yüksek sesle söyleyecekti.
On bir aydır her perşembe aynı bankta oturuyorlardı ve on bir aydır birbirlerine dokunmamışlardı. Otuz sekiz yaşındaki Elif bunu bazen bir başarı gibi sayıyordu; bazen de en uzun süren aldatma hikayesinin hiçbir şey yaşanmadan da yazılabileceğini düşünüp ürperiyordu. Kırk bir yaşındaki Murat ise her seferinde simidini ikiye bölüp yarısını ona uzatıyor, martılara pay ayırmayı hiç unutmuyordu. Susam kokusu, mazot kokusu, tuzlu rüzgâr: Elif’in haftası bu üç kokunun arasına sıkışmıştı.
İkisi de evliydi. İkisi de bunu ilk hafta, rüzgârın atkılarını savurduğu bir akşam, neredeyse aynı cümleyle söylemişti: “Evde biri bekliyor.” Sonra konuşmuşlardı; kitaplardan, babalarından, hiç gidemedikleri şehirlerden. Kadıköy iskelesinde ayrılırken kimse “haftaya” demezdi. Gerek yoktu.
Bir telefon numarası neden bu kadar tehlikeli olsun?
Elif bu perşembeleri haftanın geri kalanından ayrı bir odada saklıyordu sanki. Kocası Burak iyi bir adamdı; sabahları kahvaltıyı o hazırlar, faturaları o öder, Elif’in annesini bayramlarda o arardı. Ama akşam yemeğinde aralarındaki masa her yıl biraz daha uzamış, sohbetleri televizyonun sesine teslim olmuştu. Murat’la ise kırk dakikalık bir yolculukta, bazen yalnızca bir şiir dizesini tartışarak, kendini yıllardır olmadığı kadar uyanık hissediyordu.
Murat’ın bir sınırı vardı ve onu hiç aşmamıştı: Elif’in telefon numarasını istememişti.
“Neden hiç sormadın?” demişti Elif bir akşam, Haydarpaşa’nın silueti sisin içinde kaybolurken.
“Bir numaram olursa,” demişti Murat, simit kırıntılarını avucundan denize silkeleyerek, “perşembeyi bekleyemem. Beklemeyi seviyorum. Beklerken seni daha iyi duyuyorum.”
Elif o cümleyi haftalarca düşünmüş, her düşünüşünde biraz daha kızarmıştı. Geceleri Burak’ın düzenli nefesini dinlerken Murat’ın sesini hatırlıyor, sonra kendine kızıp yastığı çeviriyordu; serin taraf yüzüne değdiğinde bile o ses geçmiyordu.
Ama dört ay önce bir şey olmuştu ve o günden beri bekleyiş tatlı olmaktan çıkmış, bir saatli bombanın tıkırtısına dönüşmüştü. Bu perşembe, Elif çantasının fermuarını kapatırken o tıkırtının sonunda sustuğunu duydu.
Kadıköy’de inmeyen bir kadın ne ister?
Vapur Kadıköy’e yanaştığında Elif yerinden kalkmadı. Halat bağlandı, iskele tahtası gıcırdadı, kalabalık aktı. Görevli iki kez seslendi: “Kadıköy! Son yolcular!” Murat ona baktı; gözlerinde soru yoktu, yalnızca dikkat vardı, bir şeyin kırılmasından korkan birinin dikkati.
“İnmiyor musun?” dedi sonunda.
“Geri dönelim,” dedi Elif. “Bir tur daha. Sonra karar veririz.”
“Neye karar veririz?”
“Bilmiyorum. Belki hiçbir şeye. Belki her şeye.”
Vapur dönüş yoluna çıktığında hava kararmıştı. Haydarpaşa’nın ışıkları suya düşüyor, dalgaların arasında kırılıyordu. Çaycı tepsisiyle geçti, ince belli bardakların birbirine çarpan tınısı motorun homurtusuna karıştı. Murat, ilk kez, elini bankın üstünde onun elinin yanına koydu; aralarında bir parmaklık mesafe bıraktı. Bankın tahtası soğuktu, ama o bir parmaklık boşluk yanıyordu.
Elif o mesafeyi kendisi kapattı. Murat’ın parmaklarının sıcaklığı, on bir ayın bütün sessizliğini bir anda bileğinden yukarı taşıdı.
“Bunu ikimiz de istiyor muyuz,” dedi Murat alçak sesle, “yoksa sadece perşembeleri mi istiyoruz? İkisi aynı şey değil.”
“İstiyorum,” dedi Elif. “Ben söylüyorum; kimse beni ikna etmedi, sen bile. Ama bir şey var. Onu bilmeden bir adım daha atmanı istemem.”
Murat elini çekmedi, ama bekledi. Martılar vapurun ışığında beyaz kâğıtlar gibi uçuşuyordu ve Elif, söyleyeceği cümlenin bu eli belki sonsuza dek soğutacağını biliyordu.
Soyunma odasında duyulan o cümle kime aitti?
“Karını tanıyorum,” dedi Elif. “Nesrin. Moda’daki stüdyoda pilates hocam. Dört aydır.”
Murat’ın yüzündeki rengin çekildiğini gördü ve hızla devam etti. “Bilerek gitmedim, yemin ederim. Bir arkadaşım önermişti, Defne; Moda’da oturan, kahkahası bütün stüdyoyu inleten bir çevirmen. Ders bitince Nesrin telefonunu açtı, ekranda senin fotoğrafın vardı. Sen. Bu montla, bu atkıyla.”
“Ve?”
“Ve soyunma odasında Defne’ye bir şey söyledi. Ben dolabın arkasındaydım, beni görmediler.” Elif yutkundu; cümleyi aylardır provasını yaptığı tonla değil, olduğu gibi söyledi. “Kocam perşembeleri geç gelir. İyi ki de gelir. Gülerek söyledi, Murat. Defne bir kahkaha attı, ‘Kim o şanslı perşembe?’ diye sordu. Nesrin cevap vermedi. Sadece mutlu bir sesle güldü.”
Uzun bir sessizlik oldu. Vapurun motoru, sanki o da dinliyormuş gibi, daha derinden homurdandı. Murat bakışlarını suya dikti; Elif onun bir şeyi tarttığını, belki de yıllardır görmezden geldiği küçük işaretleri birer birer yerine yerleştirdiğini hissetti: geç saatte çalan telefon, yeni bir parfüm, perşembe akşamları her zaman hazır bekleyen soğuk yemek.
“Bunu bana neden şimdi söylüyorsun?” diye sordu sonunda.
Elif bir süre cevap vermedi. Bu cümleyi aylardır prova etmişti; yatağında, metroda, Nesrin’in “nefes verin, omuzlar aşağı” diyen sesinin altında. Her provada başka bir yerde susmuştu.
“Çünkü benimle bir otel odasına gelirsen,” dedi, “yalnızca beni istediğin için gelmeni istiyorum. Bir intikam için değil. Bir kaçış için de değil. Bunu bilmeden gelirsen, sabah kendimi bir yalanın içinde bulurum.”
Murat ona döndü. Gözleri ıslaktı, ama sesi sakindi. “Seni istiyorum. On bir aydır. Bunu bildiğim kadar başka hiçbir şeyi bilmiyorum şu an.” Durdu, sonra ekledi: “Nesrin’le ne konuşacağımı sonra düşüneceğim. Ama bu gece, onun yüzünden değil.”
Vapur Karaköy’e yanaştığında Elif ayağa kalktı. Bir an tereddüt etti; iskelenin sarı ışıkları, simitçinin tezgâhı, eve giden otobüsün durağı. Sonra Murat’ın elini tuttu ve iskele tahtasına ilk adımı o attı.
Haliç’e bakan odada geri dönüş var mı?
Yokuş yukarı yürürken konuşmadılar. Kaldırım taşları akşamın nemiyle parlıyor, bir meyhanenin açık penceresinden fasıl sesi, kızarmış balık ve rakı kokusu taşıyordu. Bir köşede Murat durdu, Elif’in atkısını boynunda düzeltti; parmakları çenesinin altında bir saniye fazla kaldı.
“Eve mesaj attın mı?” diye sordu.
“Burak’a toplantının uzadığını yazdım,” dedi Elif. “On bir ayda ilk yalanım. Kulağa ne kadar kolay geliyor, değil mi?”
“Hiç kolay gelmiyor,” dedi Murat. “Yüzünden okunuyor.”
Galata’ya tırmanan dar sokaklardan birinde, adını hiç duymadıkları küçük bir otelin dördüncü katında bir oda tuttular. Resepsiyondaki genç adam anahtarı uzatırken başını kaldırmadı bile. Merdivenler halıydı, duvarlarda eski İstanbul gravürleri, havada lavanta ve toz kokusu vardı.
Kapı kapandığında ikisi de bir an durdu, sanki birbirlerine son bir kez geri dönme hakkı tanıyorlarmış gibi. Elif ceketini çıkarıp sandalyeye bıraktı.
“Hâlâ istiyorum,” dedi. “Sen?”
“Bir dakika önce istiyordum,” dedi Murat, ona doğru bir adım atarak. “Şimdi daha çok.”
Onu öptüğünde yavaştı; on bir ayın bütün ertelenmiş cümlelerini tek tek söyler gibi. Dudaklarında hâlâ çayın buruk tadı, yakasında rüzgârın tuzu vardı. Elif’in parmakları gömleğinin düğmelerinde dolaştı, her birinde biraz durdu; Murat her duraklamada onun gözlerine baktı ve her seferinde aynı cevabı buldu. Nefesi boynunda ısındı, eli beline yerleşti, sanki orayı on bir aydır ezbere biliyormuş gibi.
“Işığı söndüreyim mi?” diye fısıldadı Murat.
“Ben söndüreceğim,” dedi Elif. “Bu gece her şeyi ben seçiyorum.”
Pencerenin dışında Haliç’in üstünden bir vapur düdüğü geldi, uzun ve boğuk. Elif ışığı söndürdü; karanlıkta, yalnızca birbirlerinin nefesini sayarak, kimsenin onlara öğretmediği bir dili konuşmaya başladılar.
Gece yarısından sonra otelin önünde ayrıldılar. Murat bir taksi çağırdı, Elif yürümeyi seçti. Kimse “haftaya” demedi; ama bu kez sebep başkaydı. İkisi de biliyordu ki eve döndüklerinde, kapıyı açtıklarında, onları bekleyen hayat artık eskisi gibi bir yalanı taşıyamayacaktı.
Elif köprüde durdu, suya baktı. Haliç karanlık ve sakindi, ışıklar titrek, oltacıların misinaları rüzgârda ince ince ıslık çalıyordu. Her vapurun bir dönüşü vardır, diye düşündü, ama hiçbiri aynı iskeleye aynı insanı geri getirmez.
Tam o sırada çantasındaki telefon titredi. Ekranda bir mesaj vardı, tanıdık bir isimden: Yarınki derse geliyor musun canım? Sana anlatmam gereken bir şey var. — Nesrin.
#aldatma#gizli ilişki#kadıköy#vapur
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →