Tarihi Sex Hikayeleri
Sille 1911: Karamanlıca Yazılmış Bir Davet
Eleni'nin freskosuna eksik olan tek şey bir mavi. O maviyi bütün Sille'de yalnızca çömlekçi Halil'in fırını yapabiliyor; ve Halil, Eleni'nin notlarını okumayı gizlice öğrenmiş.
Sille’de 1911 yazının en sıcak günü, Aya Eleni Kilisesi’nin kubbesinin altında bir merdivenin tepesinde duran kadının elinden bir fırça düştü ve taş zemine çarpmadan önce, kapıdan giren bir adam onu havada yakaladı. Eleni Kalogeropulu aşağı baktı; adam yukarı baktı. Bu tarihi sex hikayesi, pek çok iyi hikaye gibi, bir şeyin yere düşmemesiyle başladı.
“Fırçanız, Eleni Hanım,” dedi adam. Sesi derindi, Konya ağzının o yumuşak, uzatılmış ünlülerini taşıyordu.
“Beni nereden tanıyorsunuz?”
“Bütün Sille tanıyor,” dedi adam. “İstanbul’dan freskoları onarmaya gelen ressamın kızını kim tanımaz? Ben Halil. Derenin öbür yakasındaki çömlekhane benim.”
Eleni yirmi dokuz yaşındaydı. Babası on yıl önce bu kilisenin duvarlarını onarmak için bir sözleşme imzalamış, sonra hastalanmış ve işi tamamlayamamıştı; Eleni şimdi onun yarım bıraktığı sözü tutmaya gelmişti. Halil ise otuz dört yaşındaydı, ellerinde kuru çamurun beyaz izleri vardı ve gözleri, kubbedeki solgun Pantokrator’a değil, merdivenin tepesindeki kadına bakıyordu.
Eksik bir mavi
Freskonun en büyük yarası, Meryem’in pelerinindeydi. Yüz yıl önceki bir onarımda üzerine kaba bir sıva çekilmiş, altındaki lacivert ölmüştü. Eleni o maviyi yeniden yakalamak için İstanbul’dan getirdiği bütün boyaları denemiş, hiçbiri tutmamıştı. Ya fazla parlak çıkıyordu ya fazla soğuk.
“Kobalt,” dedi Halil, ertesi gün çömlekhanesinin önünde, elindeki sırlı bir kâseyi ona uzatırken. “Ama sizin İstanbul kobaltınız değil. Bunu Sille’nin kendi toprağıyla, kendi fırınımda pişiriyorum. Rengi biraz griye çalar, ama sizin duvarınızdaki mavi de griye çalıyor.”
Eleni kâseyi güneşe tuttu. Haklıydı. Bu, aradığı maviydi; neredeyse.
“Bunu toz hâline getirip yumurta sarısıyla bağlarsam,” dedi, yüksek sesle düşünerek, “duvarda tutabilir.”
“O zaman size bir çuval öğütürüm,” dedi Halil. “Ama bir şartla.”
Eleni kaşlarını kaldırdı.
“Her akşam, işiniz bitince, ne yaptığınızı bana anlatacaksınız. Ben ömrümde bir fresko yapılırken görmedim.”
Şart masum görünüyordu. Masum olmadığını ikisi de biliyordu.
Öğütme işi sandığından uzun sürdü. Halil sırlı parçaları önce taş havanda kırıyor, sonra mermer bir tablada, yağlı bir el taşıyla saatlerce eziyordu. Eleni bir akşam, işini erken bitirip derenin öbür yakasına geçti ve onu fırının önünde buldu: gömleği terden sırtına yapışmış, kolları maviye boyanmış, alnından süzülen teri omzuyla siliyordu. Fırının ağzından taşan kızıl ışık, yüzünü bir ikonadaki aziz gibi değil, bir demirci gibi aydınlatıyordu. Eleni kapı eşiğinde durdu ve onu bir süre, o fark etmeden izledi.
“Ne kadar zamandır oradasın?” dedi Halil sonunda, başını kaldırmadan.
“Yeterince,” dedi Eleni. “Ellerin maviye kesmiş.”
“Senin maviye,” dedi Halil. “Bir hafta sonra yıkasam da çıkmayacak.”
Sonraki haftalarda Sille’nin taş evleri, derenin kenarındaki kavaklar ve yamaçlara oyulmuş eski kaya odaları, akşamları kilisenin önündeki taş basamakta oturan iki kişiye alıştı. Eleni ona boyaların nasıl katmanlandığını, ışığın sıvanın hangi tabakasında kırıldığını anlatıyordu. Halil ona toprağın fırında nasıl dile geldiğini, sırrın hangi ısıda erimeye başladığını anlatıyordu. Bazen ikisi de susuyordu ve o sessizlik, konuşmalarından daha doluydu.
Eleni Rum’du, Halil Türk. Sille’de bu, Konya’daki kadar büyük bir duvar değildi; köyün Rumları da Türkçe konuşuyor, yalnızca onu Yunan harfleriyle, Karamanlıca yazıyordu. Kadınlar pazarda birbirlerinden sirke alıyor, adamlar aynı kahvede tavla oynuyordu. Ama bir Rum kadının bir Türk çömlekçiyle her akşam aynı basamakta oturması, kahvede tavla zarlarından daha hızlı konuşuluyordu.
Ağustosun ortasında Konya’dan bir mektup geldi. Babasının eski ortağı, İstanbul’daki atölyesini Eleni’ye bırakmak istiyordu; bir şartla, sonbahar gelmeden dönmesi gerekiyordu. Mektubun sonunda, kibar bir dille, Sille’den gelen “bazı söylentilerin” kulağına ulaştığı da yazılıydı. Eleni mektubu iki kez okudu, sonra boya sandığının dibine koydu ve cevap yazmadı. Kilisenin papazı Yorgo Efendi de bir sabah onu kenara çekip, babacan ama tedirgin bir sesle, akşamları basamakta bu kadar geç kalmamasını rica etti. Eleni başını eğdi, teşekkür etti ve o akşam basamağa her zamankinden erken çıktı.
Sıvanın altındaki harfler
Bir akşam Eleni, merdivenden inerken avucundaki küçük kâğıdı Halil’in eline sıkıştırdı. Kâğıda Karamanlıca birkaç satır yazmıştı: Türkçe kelimeler, Yunan harfleriyle. Halil’in onu okuyamayacağını biliyordu. Belki de bu yüzden yazmıştı; söylemeye cesaret edemediği bir şeyi, okunamayacak bir şekilde vermek, hem itiraf etmek hem de saklanmaktı.
Ertesi akşam Halil basamağa her zamankinden geç geldi. Yanına oturdu, cebinden aynı kâğıdı çıkardı ve sesli okudu, yavaş, harf harf: “Yarın gece kilise boş olacak. Mavi kuruyunca görmeni istiyorum.”
Eleni’nin yüzü alev aldı. “Okuyabiliyor musun?”
“Üç aydır öğreniyorum,” dedi Halil. “Papaz Efendi’nin yardımcısı Dimitri’ye her hafta bir kâse verdim, karşılığında bana alfabenizi öğretti. Senin notlarını okuyabilmek istedim. Duvara bıraktığın notları, malzeme listelerini, her şeyi.” Durdu. “Bunu yazdığını bilmeden önce öğrenmeye başladım. Bunu bilmeni istiyorum.”
Eleni bir süre konuşamadı. Sonra ayağa kalktı, eteğinin tozunu silkeledi ve kilisenin ağır ahşap kapısını aralık bıraktı.
O gece kubbenin altında yalnızca iki kandil yanıyordu. Meryem’in pelerini, Halil’in mavisiyle yeniden doğmuştu; kandil ışığında hafifçe titriyor, sanki nefes alıyordu. Ama Eleni’nin göstermek istediği bu değildi. Halil’i duvarın alt köşesine götürdü, kandili yaklaştırdı.
Eski sıvayı kazırken altından bir yazı çıkmıştı. Karamanlıca değildi; hem Yunan hem Arap harfleriyle, yan yana, iki ad ve bir tarih: 1798.
“Biri Rum, biri Türk,” dedi Eleni, fısıltıyla. “Bu duvarı onaran usta ile onun boyalarını öğüten biri. Kim olduklarını bilmiyorum. Ama adlarını aynı yere yazmışlar ve sonra biri bunu sıvayla kapatmış.”
Halil parmaklarını harflerin üstünde gezdirdi, dokunmadan, yalnızca havada. “Kapatan biri olmuş,” dedi. “Ama silen olmamış.”
Kandil sönmeden önce
Eleni ona döndü. Kalbi, İstanbul’da ilk büyük duvarına fırça vurduğu günkü gibi hızlı atıyordu. “Halil,” dedi, “bu gece burada olmanın anlamını biliyorsun. Yarın bütün Sille konuşabilir.”
“Biliyorum,” dedi Halil. “Ama ben yarın ne konuşulacağını değil, şu anda senin ne istediğini merak ediyorum.”
Eleni cevap vermek yerine elini kaldırdı ve onun yanağındaki kuru çamur izini başparmağıyla sildi. Halil gözlerini kapadı. “İstiyorum,” dedi Eleni. “Üç aydır istiyorum. Sen de istiyorsan.”
Halil onu öyle bir dikkatle öptü ki Eleni, freskonun en hassas katmanına dokunan kendi ellerini hatırladı: ne fazla bastırmak ne de çekinmek. Halil’in ellerinden toprak ve odun ateşi kokusu geliyordu; onun saçlarından keten yağı ve yumurta sarısı. Kandil ışığı duvardaki azizlerin yüzlerinde dolaşırken, Eleni onun gömleğinin yakasını açtı, köprücük kemiğinin üstündeki sıcak teni öptü. Halil onun sırtındaki önlüğün bağlarını birer birer çözdü; her düğümde durdu, her düğümde Eleni’nin başını sallamasını bekledi.
Kilisenin arkasındaki küçük oda, Eleni’nin boyalarını ve tuvallerini sakladığı, kalın yün battaniyelerin serili olduğu serin bir hücreydi. Oraya geçtiklerinde Halil kapıyı kapattı; Eleni son kandili masaya bıraktı. Dışarıda Sille Deresi’nin sesi, kavakların arasından geçen gece rüzgârına karışıyordu. Kandil, bir süre sonra, kendi kendine söndü; ikisi de onu yeniden yakmak için kalkmadı.
Şafak sökmeden Halil kalktı, gömleğini giydi ve kapının eşiğinde durup ona baktı. “Söylentiler çıkarsa,” dedi, “benim adımı söyle. Ben saklanmam.” Eleni battaniyeye sarınıp doğruldu. “Ben de saklanmam,” dedi. “Konya’daki mektuba bugün cevap yazacağım. Atölyeyi istemediğimi, Sille’de yapılacak daha çok duvar olduğunu söyleyeceğim.” Halil gülümsedi; o gülüşte üç ayın bütün akşamları vardı. Sonra derenin öbür yakasına, fırınına doğru yürüdü ve Eleni, onun maviye kesmiş ellerinin sabah alacasında nasıl parladığını pencereden izledi.
Güneş doğduktan sonra Eleni kilisenin ana salonuna yalnız döndü. Duvarın alt köşesindeki 1798 tarihli yazının altına, kendi fırçasıyla, Halil’in mavisinden küçük bir satır ekledi: bir ad Yunan harfleriyle, bir ad Arap harfleriyle, yan yana. Sonra bir tarih: 1911.
Ve bu kez üzerine sıva çekmedi.
#1911#çömlekçi#fresko#sille#tarihi
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →