ssexhikayen ⌕

Trans Sex Hikayeleri

Sivrihisar’da Ceviz Sütunlar ve Kırık Bir Pervane

Ilgın yüzyıllık ceviz sütunlardaki boyayı kazırken kapıda elinde kırık bir pervaneyle bir pilot belirdi. Onarılacak olanın yalnızca ahşap olmadığını ikisi de bilmiyordu.

Sex Hikayen · 7 dk okuma · 18 Ekim 2026

Sivrihisar Ulu Camii’nin altmış yedi ceviz sütunundan otuz dördüncüsünün üstünde, iskelenin en tepesinde, Ilgın Sarp neşteriyle yüz yıllık bir boya katmanını kazıyordu. Otuz dört yaşındaydı, ahşap restoratörüydü ve bu ilçeye bir yıllığına gelmiş, iki yıldır gitmemişti. Sütunun altından, yedi yüz yıllık cevizin sıcak kahverengisi yavaş yavaş görünürken aşağıdan bir ses yükseldi: “Affedersiniz, ahşapla konuşan kadın siz misiniz?” Trans bir kadın olarak bu ilçede kurduğu sessiz hayatın kapısı, o sesin sahibinin kucağında taşıdığı kırık bir pervaneyle aralanacaktı.

Ilgın aşağı baktı. Kapının eşiğinde, tulumunun kollarını beline bağlamış, uzun boylu bir adam duruyordu; kucağında, ucu kırılmış, katman katman yapıştırılmış ahşaptan bir uçak pervanesi vardı. Mert Ayaz’dı adı. Otuz dokuz yaşındaydı, ilçenin dışındaki havacılık merkezinde yetmiş yıllık çift kanatlı uçakların motorlarını onarıyordu. “Bunu yapan usta öldü,” dedi. “Herkes yenisini sipariş edelim diyor. Ben bunun uçmasını istiyorum.”

Ilgın iskeleden indi. Pervaneyi elleriyle değil, önce gözleriyle inceledi: dişbudak ve maun katmanları, eski tutkalın kehribar çizgileri, ucundaki pirinç kaplamanın altında başlayan çatlak. “Ahşapla konuşmam,” dedi sonunda. “Dinlerim. Bu da konuşmaya hazır değil daha. Bırakın, bir bakayım.”

Katman katman

Pervane üç hafta sürdü. Mert her akşam hangardan çıkıp Ilgın’ın, caminin arkasındaki eski taş atölyesine uğradı; başta “nasıl gidiyor” diye sormak için, sonra ona yardım etmek için, en sonunda da artık bir bahane uydurmaya gerek duymadan. Ilgın zımpara yaparken o eski radyoda yerel istasyonu açar, ikisi çatlakların içine reçine dolduran ince fırçalar kadar sessiz çalışırdı. Bazen Mert gökyüzünden söz ederdi: ovanın üstünde, sabahın ilk ışığında, sisin tarlalara bir yorgan gibi yattığı saatlerden. Ilgın onu dinlerken ellerinin durduğunu fark ederdi.

Ilgın bu ilçeye kaçarak gelmişti; bunu kimseye söylemese de kendisi biliyordu. İzmir’de dört yıl, onu yalnızca kapalı kapılar ardında seven bir adamla yaşamıştı. O adam onu arkadaşlarına “ev arkadaşım” diye tanıtmış, düğünlere tek başına gitmiş, sokakta elini tutmaktan hep son anda vazgeçmişti. Ayrıldığında Ilgın bütün eşyalarını iki koliye sığdırmış ve bir restorasyon ilanına, ilanın nerede olduğuna bakmadan başvurmuştu. Sivrihisar onu sessizce kabul etmişti: fırındaki kadın ona her sabah “Ilgın Hanım” diye seslenmiş, caminin imamı ona sütunların tarihini anlatmış, kimse ondan bir açıklama beklememişti. Bu sessizliği seviyordu. Mert’in akşamları kapıyı çalışı ise o sessizliğin içinde açılan ilk penceredi.

Dördüncü akşam, ona söyledi. Her zaman olduğu gibi, erkenden, düz ve sakin bir sesle; çünkü bunu geç söylemenin ne kadar pahalıya patladığını öğrenmişti.

“Mert, ben trans bir kadınım. Bunu baştan söylerim, çünkü sonra söylediğimde insanlar bana değil, bir habere bakmaya başlıyor.”

Mert zımpara kâğıdını bıraktı. Bir süre ona baktı; Ilgın o bakışta merak aradı, o eski, tanıdık, midesini bulandıran merakı. Bulamadı. Yalnızca dikkat vardı; bir motorun sesini dinlerken gösterdiği dikkatin aynısı.

“Söylediğin için teşekkür ederim,” dedi Mert. “Seni biraz daha tanıdım. Başka bir şey değişmedi.”

“Bunu herkes ilk gün söyler,” dedi Ilgın. Sesi istediğinden sert çıktı. “Sonra arkadaşlarına anlatacakları bir hikâye olurum. Ya da kendilerine kanıtlamak istedikleri bir şey.”

Mert başını salladı. Savunmaya geçmedi, yemin etmedi. Pervaneyi tezgâhın üstünde yavaşça çevirdi, Ilgın’ın doldurduğu çatlağın üstünden parmağını geçirdi. “O zaman bana zaman tanı,” dedi. “Ahşabın kuruması gibi. Acele edersek çatlar, sen söyledin.”

Ilgın o gece atölyeyi kapatırken gülümsediğini fark etti ve buna kızdı. Sonra kızmaktan vazgeçti.

Ertesi akşam Mert yine geldi; ne bir açıklama, ne bir özür, ne de o konuşmaya dair tek bir söz. Yalnızca, tezgâhın kenarına, Ilgın’ın her akşam kullandığı ince fırçaların yanına, yeni ve kaliteli bir fırça takımı bıraktı. Kutunun üstünde küçük bir not vardı: “Eskiler yıpranmış. Bunlar acele etmeyen eller için.” Ilgın notu katlayıp önlüğünün cebine koydu ve o gece pervanenin en derin çatlağını, hiç olmadığı kadar sabırla doldurdu.

Bir hafta sonra Mert onu hangara davet etti; uçağı göstermek için değil, dedi, kendini göstermek için. Kırmızı kanatlı uçağın yanında durup ona, dört yıl önce başka bir uçakla yaptığı zorunlu inişi anlattı: motor durmuş, tarla yaklaşmış, kendini sağ salim ama bir yıl boyunca kokpite oturamayacak kadar sarsılmış bulmuştu. “Herkes yeniden uçmamı bekledi,” dedi. “Ben de onları memnun etmek için erken denedim. Ellerim titredi. Bazı şeyleri, başkasının takvimine göre onaramazsın.” Ilgın ona baktı ve o an, bu adamın neden ona zaman tanımaktan söz ettiğini anladı. Kendisi de birinin ona zaman tanıdığı yerden geliyordu.

Ovanın üstünde, sisin içinde

Pervane hazır olduğunda Mert onu hangara bizzat taşıdı, motorun göbeğine titizlikle taktı, sonra Ilgın’ı aradı. Saat sabahın beşiydi. “Gelir misin? Bunu ilk sen görmelisin. Uçağı değil, pervaneyi.”

Havacılık merkezinin pisti, Sivrihisar’ın taşlı tepelerinin eteğinde, sisle örtülü uzun bir şeritti. Uçak, kırmızı kanatlı, açık kokpitli, iki kişilik eski bir eğitim uçağıydı. Mert ona deri bir başlık, kalın bir ceket verdi; kemerlerini kendi elleriyle bağlarken her tokada dokunmadan önce gözlerine baktı. “Rahat mı?” “Evet.” “Sıkı mı?” “Hayır, iyi.” Bu küçük sorular, Ilgın’ın bütün ömrü boyunca duyduğu sorulardan daha çok şey söylüyordu.

Motor öksürdü, sonra derin bir nefes alır gibi düzene oturdu. Ilgın, kendi elleriyle onardığı pervanenin dönüşünü, ahşabın havayı yararken çıkardığı o tok sesi duydu. Uçak sarsılarak hızlandı, sonra bir an, bütün ağırlığını yere bırakıp yükseldi. Altlarında sis yırtıldı; buğday tarlaları, taş evler, caminin kurşun kubbesi, sabahın ilk güneşinde altın bir tepsi gibi parladı. Ilgın bağırdı. Korkudan değil. Mert ön kokpitten dönüp ona baktı ve rüzgârın içinde, gülerek, eliyle gökyüzünü gösterdi.

İndiklerinde ikisinin de yanakları rüzgârdan kızarmıştı. Hangarın gölgesinde, Ilgın deri başlığını çıkardı; saçları dağıldı, Mert elini kaldırdı, sonra havada durdurdu.

“Saçını düzeltebilir miyim?”

“Düzeltebilirsin,” dedi Ilgın. “Sonra beni öpebilirsin de. Eğer istiyorsan.”

“Üç haftadır istiyorum,” dedi Mert. “Senin istemeni bekliyordum.”

Öpüşleri havacı benzini ve ceviz yağı kokuyordu. Mert yavaştı; Ilgın onun ne kadar yavaş olduğunu, ellerinin sırtında nasıl beklediğini, her yeni dokunuştan önce nefesiyle nasıl soru sorduğunu fark etti. Kendini ilk kez bir şeyin kanıtı ya da bir merakın nesnesi gibi değil, bütün hâliyle istenen biri gibi hissetti. Bu his o kadar yeniydi ki gözleri doldu ve Mert, endişeyle geri çekildi.

“Bir şey mi yaptım?”

“Hayır,” dedi Ilgın, onu yeniden kendine çekerek. “Tam olarak hiçbir şey yanlış yapmadın. Alışık değilim, o kadar.”

Hangarın arkasındaki küçük dinlenme odasında, pencereden süzülen ışık eski bir haritanın üstüne düşüyordu. Mert, Ilgın’ın ceketinin fermuarını indirirken yine sordu; Ilgın yine evet dedi, bu kez gülerek, çünkü artık bu sorunun bir kibarlık değil, bir dil olduğunu anlamıştı. Dışarıda, rüzgâr hangarın teneke kapısını hafifçe tıklatıyordu. Mert perdeyi çekti ve sabahın geri kalanı, yalnızca ikisinin bildiği bir rotada aktı.

Öğleye doğru, kırışmış çarşafların arasında Mert ona pervanenin ilk dönüşünde ne düşündüğünü sordu. Ilgın bir süre tavana baktı. “Ahşabın bunu hatırladığını düşündüm,” dedi. “Yıllar önce birinin onu uçmak için yaptığını. Kırıldıktan sonra bile unutmadığını.” Mert cevap vermedi; yalnızca onun omzunu, rüzgârın kızarttığı yerden, çok hafifçe öptü.

Pervanenin göbeğindeki ad

Öğleden sonra Ilgın atölyeye döndüğünde, iskelenin dibinde bir zarf buldu. İçinde bir fotoğraf vardı: pervanenin göbeği, yakın plan. Eski ustanın imzasının yanına, ince bir çakı ucuyla, yeni bir ad kazınmıştı. “Ilgın.” Fotoğrafın arkasında Mert’in köşeli el yazısı vardı: “Her pervanenin bir adı olur. Eski usta kendi adını yazmış. Ben onaranın adını yazdım. İzin vermediysen, kazırım; ama bu sefer sen kazırsın, çünkü bunu ancak sen düzgün yaparsın.”

Ilgın fotoğrafı uzun süre elinde tuttu. Sonra telefonunu aldı, onu aradı.

“Kazımayacağım,” dedi.

“Biliyordum,” dedi Mert. “Ama sormam lazımdı.”

“Hep sorman lazım,” dedi Ilgın, gülerek. “Hep.”

O gece iskeleye yeniden çıktı, otuz dördüncü sütunun son boya katmanını kazıdı. Altından cevizin kendi rengi çıktı; sıcak, derin, hiç değişmemiş. Boya o renge yüzyıllar boyunca bir şey katmamıştı; yalnızca üstünü örtmüştü. Ilgın parmaklarını ahşabın üstünde gezdirdi ve kimsenin duymayacağı bir sesle, sütuna değil kendine söyledi: “Sen hep buydun.”

Aşağıda, kapının eşiğinde, elinde iki bardak ıhlamurla Mert bekliyordu. Bu kez çağrılmayı beklememişti; ama içeri girmeden önce, her zamanki gibi, kapıyı çalmıştı.

Pervanenin göbeğine kazınan adı ilk okuyan kişi, hangarın kapısında Ilgın'ı bekleyen biri olacaktı.

#ilk uçuş#pilot#restorasyon#sivrihisar#trans

Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →

Sıradaki hikaye

Bunu seveceksin Galata’daki Atölyede Son Prova Gecesi Deniz yıllarca sevdiği adamların onu saklamasına alışmıştı. Kuzey ise prömiyerden bir gece önce ondan saklanmamasını istiyor. Okumaya devam et →

Bunları da sevebilirsin

Kategoriler

18+

Yetişkinlere özel içerik

Bu site, yetişkinlere yönelik erotik öğeler içeren kurgusal hikayeler barındırır. Devam ederek 18 yaşından büyük olduğunuzu onaylarsınız.

Çıkış