Fetiş Sex Hikayeleri
Tenime Basılan İlk Kalıp Ters Yazılmıştı
Pelin, Tokat'ın en eski yazma atölyesine kumaş için değil, sırtına basılacak bir desen için geldi. Harun önce reddetti, sonra bütün gece bir kalıp oydu.
Harun Özdemir’in atölyesinde ceviz tozu, demir oksit ve keten yağı kokusu birbirine öyle karışmıştı ki kırk iki yaşına geldiğinde artık hangisinin kendi teninden geldiğini ayırt edemiyordu. Tokat’ın eski çarşısında, taş bir hanın avlusuna bakan bu dar odada, dedesinden kalma kalıplarla yazma basıyor, yeni kalıpları da kendi elleriyle armut ağacından oyuyordu. Bu fetiş sex hikayesi, kapısından içeri bir kadının girip kumaş değil ten için bir desen istediği öğle sonrasında başlar.
Kadın otuz altı yaşındaydı. Adı Pelin Kara’ydı; Ankara’dan gelmiş bir peyzaj mimarı. Kısa kesilmiş siyah saçları, keten bir gömleği ve hiç tereddüt etmeyen bir sesi vardı. Duvardaki raflara dizili yüzlerce kalıba uzun uzun baktı, birini eline alıp oyulmuş yüzeyinde parmağını gezdirdi, sonra döndü.
“Bir sipariş vermek istiyorum,” dedi. “Ama kumaş için değil.”
“Ne için?”
Pelin gözlerini kaçırmadı. “Benim için. Sırtıma basılacak bir desen.”
Bir ustanın reddi
Harun elindeki oyma bıçağını tezgâhın üstüne bıraktı. Yirmi yıldır her türlü siparişi duymuştu: düğün çeyizleri, otel perdeleri, bir keresinde yurt dışından gelen bir modacının istediği altın varaklı bir şal. Ama bunu hiç duymamıştı.
“Bu kalıplar oyuncak değil,” dedi, sesi farkında olmadan sertleşmişti. “Her biri yüz yıllık bir desenin hafızası. Babamın, dedemin elleri. Bunları birinin heves ettiği bir oyun için kullanmam.”
Pelin kızmadı. Bunu bekliyormuş gibi başını salladı. “Heves değil,” dedi. “Size açıklamama izin verin. Sonra yine hayır derseniz, kalkıp giderim.”
Harun bir şey demedi. Pelin bunu izin olarak aldı.
“Yıllardır,” dedi, “tenime bir şey değdiğinde onu ayrı bir dil gibi okurum. Bir kumaşın dokusu, bir fırçanın kılı, serin bir tahta. Çoğu insan için bunlar sıradan. Benim için değil. Yıllarca bunun tuhaf olduğunu düşündüm, sakladım. Sonra bir gün bir müzede, camın arkasında duran bir yazma kalıbı gördüm ve onun bir tene basıldığını hayal ettim. O günden beri o hayali taşıyorum. Kimseye söylemedim. Siz ilk kişisiniz.”
Harun uzun süre sustu. Pelin’in yüzünde ne bir utanç ne de bir meydan okuma vardı; yalnızca dürüstlük. Avluda bir güvercin kanat çırptı, uzaktan bir ezan sesi yükseldi.
“Neden ben?” diye sordu sonunda.
“Çünkü kalıplarınıza ters yazı oyduğunuzu biliyorum,” dedi Pelin. “Kumaşa basılınca doğru okunsun diye. Bu, size bir şey basıldığında ne olacağını düşünen biri olduğunuzu gösteriyor. Ben de tam olarak bunu istiyorum. Ne olacağını düşünen birini.”
Harun o akşam atölyeyi her zamankinden erken kapattı. Ama eve gitmedi. Pelin’i hanın karşısındaki küçük lokantaya götürdü ve iki saat boyunca, önlerindeki bamya çorbası soğuyana kadar, konuştular. Önce Harun anlattı: babasının ölümünden sonra atölyeyi kapatmayı düşündüğü kışı, kimsenin artık el baskısı yazma istemediği yılları, bir gece kalıplarını tek tek yağlarken onlara yüksek sesle konuştuğunu fark edişini. Pelin dinledi, gülmedi. Sonra Harun ona ne isteyip ne istemediğini sordu. Pelin ona her şeyi açıkça anlattı: yalnızca sırtı ve omuzları; doğal boya, kimyasal değil; ve istediği an “yeter” diyebileceği.
“Ben de bir şey istiyorum,” dedi Harun. “Bu kalıplardan hiçbiri değil. Size yeni bir kalıp oyacağım. Bu gece. Kimsenin desenini taşımayacak. Yalnızca sizin olacak.”
“Ne oyacaksınız?”
“Sabaha görürsünüz.”
Lokantadan çıktıklarında çarşının kepenkleri inmişti. Pelin hanın karşısındaki konuk evine yürüdü; Harun ise atölyesine döndü, lambayı yaktı ve raftan, yıllardır kurusun diye beklettiği bir armut tahtası indirdi. Bütün gece oydu. Bıçağın her darbesinde Pelin’in sesini, “ne olacağını düşünen birini” deyişini hatırladı. Yirmi yıldır kalıplarını kumaşın bir gün kimin omzuna düşeceğini bilmeden oymuştu. İlk kez, desenin gideceği yeri tam olarak biliyordu; ve bu, ellerini hiç olmadığı kadar titretiyordu. Ezan sabaha karşı yeniden okunduğunda son çizgiyi çekti, tahtanın tozunu üfledi ve bezin altına sakladı.
Ertesi akşam Pelin atölyeye geldiğinde Harun’un gözlerinin altı mordu; bütün gece uyumamıştı. Tezgâhın üstünde, beyaz bir bezin altında yeni oyulmuş bir kalıp duruyordu. Harun bezi kaldırmadı. Önce kapıyı kilitledi, perdeleri çekti, avluya bakan tek pencereyi araladı. Sonra tezgâhın üstüne temiz bir keten serdi, yanına bir kâse ceviz kabuğu boyası, bir kâse nar kabuğundan çıkarılmış kızıl kahverengi bir mürekkep koydu.
Pelin gömleğini çıkardı, katladı, sandalyenin kenarına bıraktı ve yüzüstü tezgâha uzandı. Sırtı, atölyenin loş ışığında, hiç basılmamış bir kumaş gibi duruyordu.
“Hazır mısınız?” diye sordu Harun. Sesi, kendi kulağına bile yabancı gelecek kadar alçaktı.
“Uzun zamandır,” dedi Pelin.
Ters oyulmuş bir isim
Harun kalıbı ilk önce boyasız, yalnızca ahşap olarak omzuna değdirdi. Pelin’in bütün bedeni ürperdi. Armut ağacının serinliği, oyulmuş çizgilerin ince kabartısı, bir zanaatkârın elinin ağırlığı. Gözlerini kapadı, nefesini bıraktı.
“Devam edin,” diye fısıldadı.
Harun kalıbı boyaya bastırdı, fazlasını bir bezle aldı ve Pelin’in kürek kemiklerinin arasına, tam omurgasının üstüne yerleştirdi. Avucunun bütün ağırlığını vererek yavaşça bastırdı, saydı, kaldırdı. Pelin’in dudaklarından bir ses kaçtı; acı değil, uzun zamandır beklenmiş bir şeyin sesi. Teninde, ılık ve nemli, bir desenin izi kaldı.
Harun ikinci kez bastı, sonra üçüncü. Her seferinde önce sordu, her seferinde Pelin’in “evet” demesini bekledi. Desen omuzlarından beline doğru yayıldı; nar kızılı ve ceviz kahvesi, iç içe geçen dallar, küçük yapraklar. Pelin bir ara gülmeye başladı, sonra gözlerinden yaş geldi; Harun durdu, sırtına elini koydu. “Yeter mi?”
“Hayır,” dedi Pelin. “Bu ağlama başka bir şey. Lütfen durmayın.”
Son kalıp beyaz bezin altındakiydi. Harun onu en sona saklamıştı. Pelin’in belinin hemen üstüne, deseninin ortasına bastı ve kaldırdığında geri çekilip baktı. Pelin başını çevirip atölyenin duvarındaki eski aynaya baktı. Teninde, dalların arasında, kendi el yazısıyla yazılmış gibi duran bir kelime vardı: Pelin.
“Sipariş notunuzdan aldım,” dedi Harun. “Adınızı yazdığınız yerden. Ters oydum, tenden doğru okunsun diye.”
Pelin doğruldu. Keteni omuzlarına almadı. Harun’un karşısına geçti, boyalı parmaklarını tuttu, avucunun içine baktı; nar kızılı lekeler, nasırlar, bütün gecenin yorgunluğu. Sonra o avucu kendi yanağına koydu.
“Kumaşa basılan desen kaç yıl kalır?” diye sordu.
“Doğru boyayla, yüz yıl.”
“Tende?”
“Bir gece,” dedi Harun. “Belki iki.”
“O zaman acele etmeyelim,” dedi Pelin ve onu öptü.
Harun’un elleri sırtındaki desenin üstüne değdiğinde boya henüz kurumamıştı; parmaklarının izi yaprakların arasına karıştı, deseni bozdu, yeni bir desen yaptı. Pelin bunu hissetti, güldü ve onu kendine çekti. Atölyenin perdeleri kapalıydı; avludaki tek sokak lambası pencerenin aralığından ince bir şerit halinde içeri düşüyor, raflardaki yüzlerce kalıbın üstünde sessizce duruyordu. Harun onu tezgâhtan kaldırıp arka odadaki, kumaş toplarının istiflendiği sedire taşıdı. Ketenler, ipekler, basılmayı bekleyen beyaz kumaşlar; hepsi onların altında hışırdadı. Sabaha karşı, lamba söndüğünde, tenlerinin ikisinde de aynı desenin dağınık, kızıl kahverengi izleri vardı.
Pelin o sabah Ankara otobüsüne binmeden önce son kez atölyeye uğradı. Harun ona kalıbı, beyaz bir beze sarılı olarak uzattı.
“Kumaşa basmayın,” dedi. “Kumaşta yüz yıl kalır.”
“Biliyorum,” dedi Pelin, kalıbı göğsüne bastırarak. “Ben de bir gecelik kalsın istiyorum. Her seferinde, yeniden.”
#fetiş#mürekkep#tokat#yazma#zanaatkâr
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →