İç Çamaşırı Fetişi Sex Hikayeleri
Tezgâhtan Çıkan İpek, Kimsenin Görmediği Dantel
Gülay, yanlışlıkla gelen bir top ipekten yalnızca kendisi için iç çamaşırı diker. Altı ay sonra ipeğin sahibi Tarık kapıda belirir ve kumaşının nereye gittiğini sorar.
Buldan’ın arka sokaklarında, iki katlı, cumbalı bir evin alt katında, kırk yaşındaki Gülay Erdem’in el tezgâhı her sabah altıda çalışmaya başlardı. Mekiğin tak tak sesi, mahallenin horoz ötüşlerinden önce gelirdi. Gülay yirmi iki yıldır dokuyordu; pamuklu Buldan bezini, ince çizgili peştamalları, düğün sandıklarına girecek ipekli örtüleri. Mahallede herkes onun bezini tanırdı. Kimsenin bilmediği tek şey, dükkânın arkasındaki küçük odada, kilitli bir sandığın içinde duranlardı.
O sandıkta, Gülay’ın yalnızca kendisi için diktiği iç çamaşırları vardı.
Hepsi kendi tezgâhından çıkmış kumaşlardan, hepsi elde işlenmiş, hepsi tek. Fildişi rengi pamuktan bir korse, kenarları tığ işi dantel. İnce ipekten, omuz askıları bir ip kadar narin bir kombinezon. Gülay bunları kimseye göstermezdi. Sabahları tezgâhın başına geçmeden önce birini giyer, üstüne kalın şalvarını ve yün yeleğini geçirirdi. Bütün gün, kimsenin bilmediği bir ipek teninde dururdu. Bu, onun sırrıydı; kimseyle paylaşmadığı, kendine verdiği küçük bir hediye. Sandığın anahtarını boynundaki ince bir zincirde, yeleğinin altında taşırdı.
Yıllar önce, kısa süren bir evliliğin ilk yılında, böyle bir parçayı bir kez göstermeyi denemişti. Adam gülmüş, “Bunlar bizim buralara göre değil,” demişti. “Kim görecek bunları?” Gülay o gece takımı söküp ipliklerine ayırmış, bir daha da kimseye göstermemişti. Evlilik iki yıl sonra sessizce bitti. Ama dikmeyi bırakmadı. Kimse görmeyecekse, kendisi görecekti. Aynanın karşısında, dükkânın kepenkleri inikken, kendi teninde, kendi kumaşını. Bu ona yetiyordu. Yettiğini sanıyordu.
Yanlış adrese gelen ipek
Altı ay önce, İzmir’den kumaş tüccarı Tarık Aslan’ın deposundan bir koli gelmişti. Gülay her yıl ondan iplik alırdı; bobinler, çileler, boyalı pamuk. Ama o koliyi açtığında içinde bobin değil, bir top ipek bulmuştu. Hafif, akışkan, rengi tam olarak tanımlanamayan bir şey: ne pembe ne bej, sabah güneşi bir duvara vurduğunda oluşan o kısa ömürlü renk.
Telefon açıp haber vermişti. Tarık, telefonun öbür ucunda bir süre susmuş, sonra “Yanlışlık olmuş,” demişti. “Ama geri göndermeyin. Kargo masrafı ipekten pahalıya gelir. Bir şeye kullanırsınız.”
Gülay kullanmıştı. Altı ay boyunca, akşamları, dükkân kapandıktan sonra, o ipekten şimdiye kadar diktiği en güzel takımı dikmişti. Kenarlarına kendi elleriyle ördüğü bir dantel, göğüs hizasına, kimsenin görmeyeceği bir yere, ince bir nakışla Buldan’ın yaprak motifini işlemişti.
Ve şimdi, ekimin ılık bir öğleden sonrasında, Tarık Aslan dükkânın kapısındaydı.
Kırk dört yaşındaydı. Gülay onu yıllardır yalnızca telefondan, faturalardaki imzadan tanıyordu. Gerçekte daha uzun boylu, daha sessizdi; saçları kısa, kırçıl, elleri kumaşa dokunmaya alışkın, uzun parmaklı. Gözleri önce tezgâha, sonra raflardaki toplara, sonra Gülay’a gitti.
“Buldan’a fuar için geldim,” dedi. “Uğramadan geçemedim. İpeği ne yaptınız, merak ettim.”
Gülay’ın yüzü yandı. “Bir şey diktim,” dedi.
“Görebilir miyim?”
“Hayır.”
Tarık gülümsedi; kırılmamış, yalnızca biraz daha meraklanmış bir gülümsemeydi bu. “Peki,” dedi. “Bir çay içer miyiz bari?”
Sandığın kilidi
Çay içtiler. Sonra bir tane daha. Karşı dükkândan Nezihe Hanım iki kez kapının önünden geçip içeri baktı; Gülay ona el salladı, Nezihe Hanım da anlamlı anlamlı gülümseyip yoluna devam etti. Mahallede yarın herkes, Gülay’ın dükkânında İzmirli bir adamın iki saat oturduğunu konuşacaktı. Gülay ilk kez bunu umursamadığını fark etti. Tarık, babasından kalan dükkânı anlattı; İzmir’in Kemeraltı çarşısında, yetmiş yıllık bir kumaşçı. Kumaşları nasıl koklayarak tanıdığını, ipeğin tenle buluştuğunda nasıl değiştiğini, bir kumaşın asıl rengini ancak bir bedenin üstünde gösterdiğini. Gülay dinledi. Bu adam, kumaşlardan onun gibi konuşuyordu.
“İç çamaşırı,” dedi Tarık bir ara, birden, çay bardağını tabağına bırakırken. “Yanılıyor muyum?”
Gülay donakaldı.
“O ipekten iç çamaşırı diktiniz,” dedi Tarık. “Başka bir şey dikemezdiniz. O ipeği ben o yüzden seçtim.”
Sessizlik. Mekik durmuştu, sokaktan bir motorun sesi geçti.
“Seçtiniz mi?” dedi Gülay.
Tarık başını eğdi. “Üç yıl önce, burada, fuarda bir standınız vardı. Bir peştamalın kenarındaki danteli gördüm. O dantel bir peştamala ait değildi. Teni düşünülerek yapılmıştı. Size yazmaya, söylemeye cesaret edemedim. Bunun yerine bir top ipek gönderdim. Yanlışlık değildi. Ne yapacağınızı merak ettim. Altı aydır bekliyorum.”
Gülay uzun süre bir şey demedi. Sonra ayağa kalktı, dükkânın kapısını kapattı, kepengi yarıya indirdi. Arka odanın kapısına yürüdü ve eşikte durdu.
“Size göstereceğim,” dedi. “Ama bir şartla. Rafta değil. Askıda değil. Kumaşın asıl rengini bir bedenin üstünde gösterdiğini söylediniz.”
Tarık’ın yüzü bir an değişti; gözleri, sanki karşısındakinin ne dediğinden emin olmak ister gibi, onun gözlerine sabitlendi. “Emin misiniz? Hayır derseniz, çayımı bitirir giderim. Ve size bir top ipek daha gönderirim, bu kez kimseye göstermemeniz için.”
“Eminim,” dedi Gülay. “Yıllardır kimseye göstermedim. Bir kez görülmek istiyorum. Ve bunu ilk görecek kişi, o ipeği seçen kişi olsun.”
Kumaşın asıl rengi
Arka odanın penceresinden süzülen ışık, eski bir tül perdeden geçerek yumuşuyordu. Gülay sandığın kilidini açtı, ipek takımı çıkardı. Tarık eşikte, sırtı dönük bekledi; Gülay ondan istememişti ama o, istemeden yaptı.
Gülay kalın yeleğini, şalvarını, yıllardır üstüne bir zırh gibi geçirdiği her şeyi tek tek çıkarıp sandalyenin üstüne katladı. İpeği giydi. Duvardaki küçük, kenarları kararmış aynada kendine baktı; her sabah gördüğü kadın, ama bu kez biri onu bekliyordu. Elleri titriyordu. Bir an vazgeçmeyi düşündü. Sonra o eski sesi hatırladı, “Kim görecek bunları?” diyen sesi, ve omuzlarını dikleştirdi.
“Dönebilirsiniz,” dedi Gülay sonunda.
Tarık döndü. Ve uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Gülay pencerenin önünde duruyordu. İpek, öğleden sonra ışığında tam da Tarık’ın anlattığı gibi değişmişti; teninin üstünde ne pembe ne bej, sabah güneşinin bir duvara değdiği o kısa ömürlü renkte parlıyordu. Dantelin kenarları omuzlarının hatlarını takip ediyor, göğüs hizasındaki yaprak motifi her nefeste hafifçe kıpırdıyordu.
“Dokunabilir miyim?” diye sordu Tarık, sesi neredeyse fısıltı. “Kumaşa.”
“Dokunun.”
Tarık yaklaştı. Parmak uçlarıyla, önce omuz askısının kenarındaki dantele dokundu; bir ustanın başka bir ustanın işine dokunduğu gibi. Parmakları ilmekleri saydı, düğümleri buldu. Sonra ipeğin kenarı boyunca, Gülay’ın köprücük kemiğinin çizgisinden aşağı, yaprak motifinin ucuna kadar indi. Gülay’ın nefesi kesildi. Tarık durdu.
“Devam edin,” dedi Gülay.
“Bu nakış,” dedi Tarık. “Bu Buldan yaprağı. Kimse görmeyecek diye mi buraya işlediniz?”
“Kimse görmeyecek diye.”
“Ben gördüm.”
“Siz gördünüz.”
Tarık’ın eli, kumaşın ipeğinden teninin ipeğine geçtiğinde, Gülay onun bileğini tuttu, eline biraz daha yasladı. Tarık ona baktı, Gülay başını salladı. İlk öpüşmeleri yavaş, temkinli, bir kumaşın kalitesini anlamak için onu parmaklar arasında ağır ağır ovuşturmak gibiydi. İkincisi değildi.
Arka odanın eski divanı, yıllardır tek bir yastık ve bir yün battaniyeyle Gülay’ın öğle uykularına ev sahipliği yapmıştı. O öğleden sonra tül perde, pencereden giren rüzgârla kabardı, indi, yeniden kabardı. İpek takımın askıları, Tarık’ın sabırlı parmaklarının altında birer birer omuzlardan kaydı; dantel, kendisini diken elle onu ilk kez gören eller arasında, ancak bir kez yaşanabilecek bir anın tanığı oldu. Gülay gözlerini kapattığında mekiğin sesini duyar gibi oldu: tak, tak, tak. Kendi kalbiydi o.
Akşam ezanı okunduğunda perde artık hareket etmiyordu. Gülay, Tarık’ın göğsüne yaslanmış, onun parmaklarının dantelin bir ilmeğini hâlâ, dalgın dalgın, ezberler gibi okşadığını hissediyordu.
“Yirmi iki yıldır dokuyorum,” dedi. “İlk kez biri kumaşı değil, beni gördü.”
“İkisi aynı şey,” dedi Tarık. “Siz bunu benden önce biliyordunuz. O yaprağı oraya işlediğinizde biliyordunuz.”
Tarık giyinirken Gülay divanın kenarında oturdu, ipeği kucağında tuttu. “Bundan sonra ne olacak?” dedi.
Tarık ceketini giydi, cebinden küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı, ona uzattı. Bir sipariş fişiydi. Kendi deposunun antetli kâğıdı. Ürün satırında yalnızca şunlar yazıyordu: Bir top ipek. Renk: Gülay. Teslim: her mevsim.
Gülay güldü. “Bu ne?”
“Bir sözleşme,” dedi Tarık. “Siz dikin, ben bakayım. Kimse görmesin. Yalnızca ben.”
Gülay fişi katladı, sandığın içine, ipek takımın üstüne koydu ve kilidi kapattı; ama anahtarı bu kez kendi boynuna değil, Tarık’ın avucuna bıraktı.
#buldan#dantel#dokuma#iç çamaşırı#ipek
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →