Evli Çift Sex Hikayeleri
Uludağ’da Tipiye Kalan On Dokuz Kapalı Zarf
Yirmi yıllık evli Hande ve Cem, Uludağ'da tipiyle mahsur kalır. Karanlıkta bulunan tahta kutu, Cem'in yıllardır sakladığı cümleleri gün yüzüne çıkarır.
Hande, kocasının sırt çantasında üstüne kendi adı yazılmış bir kutu bulduğunda ilk düşündüğü şey, yirmi yıllık evliliğinin bir sırrın üstüne kurulmuş olduğuydu. Kutu kurdeleyle bağlıydı, ağırdı ve salladığında içinden kâğıt hışırtısı geliyordu.
Ama o ana gelmeden önce bir tipi, kesilen bir elektrik ve yirmi yıldır ilk kez kaçacak hiçbir yeri olmayan bir kadın vardı.
Kırk dört yaşındaki Hande, yirmi iki yaşındaki oğulları Eskişehir’deki ilk işine başlamak için evden ayrıldıktan sonraki üç ayı Bursa’daki evlerinin sessizliğini dinleyerek geçirmişti. Kırk altı yaşındaki kocası Cem’le akşam yemeklerinde artık konuşacak bir veli toplantısı, bir sınav sonucu, bir servis saati yoktu. Çatal bıçak sesleri büyümüş, televizyon hiç kapanmaz olmuştu. Evlilikte tutkuyu yeniden bulmak ona dergilerde okuduğu bir başlıktan, bir karı koca erotik hikayesinin süslü harflerinden ibaret geliyordu; kendi hayatına ait bir ihtimal gibi değil.
Cem yirminci evlilik yıldönümleri için Uludağ’da, otellerin biraz yukarısında, çam ağaçlarının arasında küçük bir dağ evi kiraladığını söylediğinde Hande yalnızca “Olur,” dedi.
“Sadece olur mu?” diye sordu Cem, ceketini askıya asarken.
“Daha ne diyeyim?”
Cem bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Hande o vazgeçişi fark etti ama sormadı. Yirmi yıldır sormadığı o kadar çok şey vardı ki biri daha eklense ne olurdu?
Kaçacak bir oda kalmazsa ne olur?
Cumartesi öğleden sonra tipi bastırdı. Önce teleferik durduruldu, sonra yollar kapandı, akşama doğru elektrikler de kesildi. Dağ evinin şöminesinde çıtırdayan ateşten başka ışık kalmadı; reçine kokusu odayı doldurdu, pencere camları içeriden buğulandı. Hande camı avucuyla sildi ve beyaz bir boşluğa dönüşen dünyaya baktı. Telefon çekmiyordu, televizyon yoktu, bir başka oda da yoktu. Dağ evi tek bir büyük odadan ibaretti: bir şömine, bir kanepe, bir yatak, küçük bir mutfak.
Bu düşünce onu önce korkuttu. Sonra, tuhaf biçimde, rahatlattı. Yıllardır her konuşmayı yarıda kesecek bir bahane bulmuştu; çamaşır makinesi, oğlunun telefonu, sabah erken toplantı. Şimdi kar, bütün bahaneleri dışarıda bırakmıştı.
Yemeği şöminenin ışığında, dolapta buldukları bir kavanoz kuru fasulye ve bir paket krakerle yediler. Cem çatalını tabağın kenarına bıraktı.
“Tophane’deki kitapçıyı hatırlıyor musun?”
“Yüz kez anlattın,” dedi Hande, ama gülümsedi.
“Yüz birinci kez anlatayım o zaman.”
Anlattı: Yirmi iki yıl önce, Tophane’de, rutubet kokan bir kitapçıda aynı şiir kitabına aynı anda uzandıklarını; kitabı ona bıraktığını, sonra dışarıda, saat kulesinin altında yarım saat bekleyip bir bahaneyle yeniden içeri girdiğini. Hande bu hikâyeyi gerçekten yüz kez duymuştu. Ama Cem’in anlatırken hâlâ utandığını, kulaklarının hâlâ kızardığını ilk kez fark etti. Karanlık, gün ışığının insanların yüzünde sakladığı şeyleri gösteriyordu.
“Neden kızarıyorsun?” diye sordu.
“Çünkü o gün sana söylemek istediğim bir cümle vardı ve hâlâ söylemedim.”
Hande bir şey diyemeden Cem ayağa kalktı. “Çantamda fener vardı,” dedi. “Yan cepte. Bakar mısın, ben odunluktan odun getireyim.”
Kapı açıldı, kar ve soğuk içeri doldu, sonra kapandı. Hande kocasının sırt çantasını dizlerine çekti. Fener yan cepte değildi.
Kutunun üstünde neden onun adı vardı?
Fener ana bölmedeydi, yünlü bir kazağın altında, kurdeleyle bağlanmış tahta bir kutunun yanında. Kutunun üstünde Cem’in köşeli el yazısıyla tek bir kelime vardı: Hande’ye.
Bir an elleri buz kesti. Kutuyu salladı; kâğıt hışırtısı. Aklına önce en kötüsü geldi: bir dilekçe, bir itiraf, başka bir kadın. Yirmi yılın sonunda bir dağ evine, kaçılamayacak bir yere getirilip söylenecek bir şey.
Açmaması gerektiğini biliyordu. Açtı.
İçinde, her biri bir yılın tarihiyle işaretlenmiş on dokuz zarf vardı. İlki evliliklerinin birinci yıldönümüne, sonuncusu geçen yıla aitti. Hepsi kapalıydı; hiçbiri verilmemişti. Zarfların kenarları sararmış, bazıları kahve lekeliydi; birinin köşesinde, çocuk elinden çıkma küçük bir pastel boya çizgisi vardı.
Cem kucağında odunlarla döndüğünde onu şöminenin önünde, kutunun başında buldu. Omuzlarındaki kar erimeye başlamıştı. Bir an donakaldı, sonra odunları yavaşça yere bıraktı.
“Başka bir şey sandın,” dedi. Soru değildi.
“Bir an,” diye itiraf etti Hande. “Bir an her şeyi sandım.”
Cem yanına çöktü, dizleri halıya değdi. “Bunları her yıl yazdım,” dedi. “Ve her yıl vermeye cesaret edemedim. Yıldönümlerimiz hep ya bir hastane gecesine, ya bir taşınmaya, ya bir karne gününe denk geldi. Sonra alıştım. Yazdım, sakladım. Bu yıl hepsini birden vermeye karar verdim.” Mahcup bir gülümseme. “Ama sen önce buldun.”
“Okuyabilir miyim?”
“Yüksek sesle oku,” dedi Cem. “Ben de duymak istiyorum. Bazılarında ne yazdığımı hatırlamıyorum.”
Hande ilk zarfı açtı. Mürekkep solmuştu ama okunuyordu ve ilk satırı okuduğu anda sesi titredi.
On dokuz yıl boyunca ne susmuştu?
“Birinci yıl,” diye okudu. “Bugün sana söyleyemedim ama banyoda şarkı söylerken sesin hep yanlış notada çıkıyor ve ben dünyada en çok o yanlış notayı seviyorum.”
Cem güldü, elini yüzüne kapattı. “Bunu yazdım mı gerçekten?”
“Yazmışsın.”
Hande ikinci zarfı, üçüncüyü açtı. Ateş çıtırdıyor, kâğıtlar avucunda ısınıyordu. Yedinci yılın mektubunda Cem, bir gece mutfakta onu bulaşık yıkarken izleyip ona yeniden âşık olduğunu yazıyordu: Ensene düşen tek bir saç teli ve ben yerimden kalkamadım. On ikinci yılın mektubunda, Hande’nin annesinin cenazesinde elini hiç bırakmadığını ama o gece ona sarılmayı beceremediğini: Sana dokunursam dağılırsın sandım; oysa dağılmana izin vermem gerekiyordu.
Hande durdu. “O gece bana sırtını döndüğünü sanıyordum.”
“Uyumuyordum,” dedi Cem. “Sabaha kadar nefesini dinledim.”
On sekizinci yılın zarfında tek bir cümle vardı. Hande onu iki kez okudu, ilkinde sessizce, ikincisinde yüksek sesle: “Seni hâlâ istiyorum ve bunu sana nasıl söyleyeceğimi unuttum.”
Kâğıdı indirdi. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu; içinde, yıllardır kar altında kalmış bir şeyin kıpırdandığını hissediyordu. Şöminenin sıcaklığı yanaklarını yakıyordu, ya da başka bir şey.
Kutuda bir zarf daha aradı. Parmakları tahta dibe değdi.
“Yirminci yılın mektubu yok,” dedi. “Kutuda on dokuz tane var.”
Yirminci mektup yazılmadan söylenebilir mi?
“Onu henüz yazmadım,” dedi Cem. “Bu gece yazacaktım. Sen uyuduktan sonra.”
Hande ayağa kalktı, kocasının karşısında durdu. Yirmi yıl boyunca bu yüzü binlerce kez görmüştü: hasta bir gecenin sabahında uykusuz, terfi aldığı gün gururlu, babasının ölümünde yıkık. Ama onu en son ne zaman bir erkek olarak, yalnızca arzu ettiği bir erkek olarak izlediğini hatırlamıyordu. Şimdi izliyordu: şakaklarındaki griyi, ateşin boynunda oynattığı gölgeyi, dudağının kenarındaki o eski, inatçı çizgiyi.
“Yazma,” dedi. “Bu sefer söyle. Ya da göster.”
Cem’in parmakları onun yanağına dokundu; yıllar sonra eski bir şarkıyı çalmaya çalışan bir piyanist gibi tereddütlü. “Emin misin?” diye sordu. “Uzun zamandır…”
“Eminim,” dedi Hande, onun elini tutup yün kazağının yakasına götürerek. “Hem de yirmi yıldır olmadığım kadar.”
“Tophane’deki cümleyi söyleyeyim mi önce?”
“Sonra,” dedi Hande. “Önce beni öp.”
Şöminenin önündeki halının üzerinde, bir battaniyenin altında, birbirlerini yeniden tanıdılar. Cem’in öpücükleri on dokuz mektubun bütün cümlelerini taşıyordu; ağır, sabırlı, şaşkın. Hande ise her birine yıllardır içinde biriktirdiği cevaplarla karşılık verdi. Yün battaniye tenlerine sürtünüyor, ateşin ışığı tavanda iki gölgeyi birbirine karıştırıyordu. Her duraksamada Cem gözlerine bakıyor, Hande her seferinde onu biraz daha yakına çekiyordu. Dışarıda tipi, dağ evinin pencerelerine beyaz bir perde çekti. Ateş bir ara söndü; ikisi de kalkıp yeniden yakmayı düşünmedi.
Sabah elektrikler geldiğinde buzdolabı homurdanarak çalışmaya başladı, telefonlar şebekeyi bulup art arda titredi. Oğullarından üç mesaj, Hande’nin kız kardeşinden bir sesli not. Hande hiçbirine bakmadı.
Masanın üstünde, Cem’in gece yarısı kalkıp yazdığı yirminci zarf duruyordu; bu kez açık, bu kez okunmak için bırakılmış. İçinde tek bir satır vardı: “Bundan sonra mektup yazmayacağım; her şeyi yüzüne söyleyeceğim ve ilk cümlem şu olacak: Günaydın, yeniden tanıştığım kadın.”
Hande zarfı katlayıp kutuya koydu. Sonra çantasından bir kalem çıkardı ve boş bir kâğıdın üstüne kendi el yazısıyla yazdı: Cem’e. Birinci yıl. Tophane’deki o cümleyi hâlâ duymamıştı ve ilk kez, bir şeyi beklemek ona korku değil heyecan veriyordu.
#evli çift#mektup#uludağ#yıldönümü
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →