Seri Sex Hikayeleri
Yeşilırmak Mektupları II: Çarşamba’da Duran Saatler
Perşembe akşamı köprüye gelen kişi N. değildir. Ayşe Nur ve Emir, ellerine tutuşturulan pirinç bir anahtarla ırmağın denize döküldüğü kasabaya yol alır.
Perşembe akşamı saat sekizde köprüde kimse yoktu. Ayşe Nur Tekin, Yeşilırmak’ın üstündeki taş kemerlerin ortasında durup on beşinci kez saatine baktı; Emir Bayram ise korkuluğa yaslanmış, ırmağın karanlık yüzeyinde titreyen kaya mezarlarının ışıklarını izliyordu. Otuz dört yaşındaki mimar, kilitli odayı açtıkları günden beri ilk kez bir şeyin yanlış gidebileceğini düşünüyordu. Belki not bir şakaydı. Belki konağa onlardan önce giren kişi, onları yalnızca izlemek istemişti.
Önceki üç gün, notu bırakan kişinin odaya nasıl girdiğini bulmak için konağın bütün duvarlarını yoklamışlardı. Çözümü Emir bulmuştu, ilk haftaki o gözleminden yola çıkarak: merdivenin sağ korkuluğu soldakinden çok daha aşınmıştı, çünkü biri hep sağdan, aceleyle inmişti. Sağ korkuluğun bittiği yerde, mutfağın eski ocağının arkasında, bir insanın ancak yan dönerek sığabileceği dar bir taş merdiven vardı. Basamakların tozunda taze ayak izleri duruyordu: küçük, düz tabanlı, dikkatli adımlar.
“Gelmeyecek,” dedi Ayşe Nur.
“Gelecek,” dedi otuz yedi yaşındaki usta. “Bu kadar zahmete giren biri gelir.”
Sekizi on yedi geçe, köprünün öbür ucundan, bastonunu taşlara ritmik vuruşlarla değdiren bir kadın belirdi.
Postacının sakladığı el yazısı
Yetmiş dört yaşındaydı, adı Sabahat’ti ve otuz beş yıl boyunca Amasya’da postacılık yapmıştı. Köprünün ortasında, onların yanında durdu, nefesini toparladı ve ilk sözü bir özür oldu.
“N. ben değilim,” dedi. “Korkuttuysam affedin. Nesibe Hanım bin dokuz yüz doksan sekizde öldü. Ben yalnızca onun postacısıydım.”
Ayşe Nur’un sırtından bir ürperti geçti. “Ama el yazısı…”
“Son yıllarında elleri titriyordu,” dedi Sabahat. “Mektuplarını ben yazardım; o söylerdi, ben onun harfleriyle yazardım. Yıllarca. Sonunda elim onun eline dönüştü.” Gülümsedi. “O odayı bana kendisi gösterdi. Merdiveni de. ‘Bir gün biri o paneli açarsa,’ dedi, ‘ona sonunu ver. Ben gidemedim. Onlar gitsin.'”
Hikâyenin sonu Amasya’da değildi. Sabahat anlattı: S., yani saatçi Selim, Nesibe evlendikten bir yıl sonra kasabadan ayrılmış, Yeşilırmak’ın denize döküldüğü ovaya, Çarşamba’ya gidip orada bir dükkân açmıştı. Kırk yıl hiç yazmamıştı. Sonra bin dokuz yüz yetmiş dokuzda bir zarf gelmişti; Sabahat’in henüz yirmi yedi yaşında, çantası ağır, ayakları yorgun bir postacıyken teslim ettiği bir zarf. Nesibe onu kapının önünde açmış, okumuş ve ilk kez Sabahat’in önünde ağlamıştı.
“Sonra ne oldu?” diye sordu Emir.
“Bilmiyorum,” dedi Sabahat. “O mektubu bana hiç okutmadı. Ama bana bunu bıraktı.” Paltosunun cebinden pirinç, işlemeli, küçük bir anahtar çıkardı. “Selim’in dükkânının anahtarı. Çarşamba’da, eski köprünün yanında. Yıllar önce kapanmış. O günden beri kimse açmamış.”
Ayşe Nur anahtarı aldığında metal, yaşlı kadının avucunun sıcaklığını taşıyordu.
Irmak boyunca bir tren
Cumartesi sabahı Samsun’a giden yolcu trenine bindiler. Raylar Yeşilırmak’ı izliyordu; bir yanda ırmak, bir yanda kayalıklar, sonra yavaş yavaş açılan ovalar, kavaklar, tütün tarlaları. Ayşe Nur pencere kenarına oturdu, Emir karşısına. İkisi de konuşmadı; konuşmaları gereken bir şey vardı ve ikisi de bunu biliyordu.
Sonunda Emir başladı. “İzmir’den gelen e-postayı gördüm,” dedi. “Bilerek değil. Tabletini masada açık bırakmıştın.”
Ayşe Nur gözlerini kapadı. Sözleşmesi iki ay sonra bitiyordu ve İzmir’deki büyük bir mimarlık ofisi ona kalıcı bir iş teklif etmişti. Üç gündür bunu söylememişti.
“Söyleyecektim,” dedi.
“Biliyorum.” Emir’in sesi kırgın değildi, yalnızca temkinliydi. “Ama bir şeyi bilmem gerek. Ben senin için bir restorasyon mu oldum? Üç ay boyunca özenle ilgilenip sonra teslim edeceğin bir proje mi?”
Tren bir tünele girdi; vagon bir an karanlığa gömüldü. Ayşe Nur o karanlıkta uzanıp onun elini buldu.
“Nesibe kırk yıl bekledi,” dedi, tünelden çıktıklarında. “Ben kırk gün beklemek bile istemiyorum. Teklifi henüz kabul etmedim. Etmeyebilirim de. Ama ne karar verirsem seninle vereceğim; senin arkandan değil.”
Emir onun elini dudaklarına götürdü, parmaklarının eklemlerini tek tek öptü; bir oymanın kıvrımlarını yoklar gibi.
Tren ovaya indikçe ırmak genişliyor, kıyılarındaki kavaklar sıklaşıyordu. Ayşe Nur çantasından Nesibe’nin mektuplarının fotokopilerini çıkardı, ama okumadı; yalnızca dizlerinin üstünde tuttu. Seksen yıl önce bir kadın bu ırmağın yukarısında oturup denize doğru akan suya bakmış, bir gün o suyun peşinden gitmeyi hayal etmişti. Şimdi kendisi, o kadının yapamadığı yolculuğu yapıyordu; yanında, ona her şeyi sabırla soran bir adamla.
Çarşamba’ya akşamüstü vardılar. Kasaba, ırmağın geniş, yavaş, bulanık kollarına yaslanmış bir delta kentiydi; fındık bahçeleri ufka kadar uzanıyor, nem havada ince bir buğu gibi asılı duruyordu. Irmak kıyısında, bahçesinde yaşlı bir ceviz ağacı olan küçük bir pansiyonda oda tuttular. Gece, açık pencereden ırmağın ve uzak bir düğünün davul sesi gelirken Ayşe Nur, Emir’e döndü.
“Bu gece hiçbir mektup okumayalım,” dedi. “Yalnızca biz.”
“Yalnızca biz,” dedi Emir. Ona eğilmeden önce durdu, gözlerinin içine baktı, “Emin misin?” diye sordu; Ayşe Nur, kilitli odadaki ilk gecede olduğu gibi “Kal,” dedi ve bu kez sesi bir karar değil, bir sevinçti.
Konağın sert iş battaniyesi değil, kolalı beyaz çarşaflar vardı bu kez; gaz lambası değil, ceviz dallarının arasından süzülen ay ışığı. Emir onun bluzunun düğmelerini sabırla, her birini ayrı ayrı çözdü; Ayşe Nur onun ellerinin her dokunuşta bir şey öğrendiğini, ezberlediğini hissetti. Nefesleri birbirine karıştığında artık ne İzmir vardı ne sözleşme ne seksen yıllık bir aşk; yalnızca bir delta kentinde, ırmağın denize kavuşmadan hemen önceki o yavaşlığında birbirini bulan iki insan. Ay bulutların arkasına çekildiğinde oda karardı ve hiçbiri ışığı yakmak istemedi.
Hepsi sekizi gösteren saatler
Dükkân, kasabanın eski köprüsünün ayağında, kepengi paslanmış küçük bir taş yapıydı. Anahtar kilide ilk denemede girdi ama dönmedi; Emir kilidi biraz yağlayıp sabırla çevirdi. Kepenk gıcırdayarak kalktı.
İçerisi saatlerle doluydu. Duvar saatleri, masa saatleri, cep saatleri camekânlarda sıra sıra dizilmişti; yılların tozu hepsinin üstüne ince, gri bir örtü gibi çökmüştü. Ayşe Nur ilk anda fark etmedi, sonra fark etti ve nefesi kesildi.
Bütün saatler sekizi gösteriyordu.
“Perşembe akşamı, saat sekiz,” dedi Emir fısıltıyla. “Köprüdeki selamın saati.”
En büyük duvar saatinin camını açtıklarında kadranın arkasında, bir mendile sarılmış ince bir deste buldular. Selim’in mektuplarıydı; Nesibe’ye yazdığı ama hiç göndermediği, kırk yıl boyunca her perşembe bir tane. En üstte ise ötekilerden ayrı duran, bin dokuz yüz seksen bir tarihli tek bir mektup vardı.
Ayşe Nur onu yüksek sesle okudu, sesi titreyerek:
“Geldin. Kırk iki yıl sonra köprümün üstünde durdun ve ben seni ilk bakışta tanıdım. Bir gece kaldın, sabah gittin. Gitmeni anlıyorum. Ama sana hiç söylemediğim bir şey var: Rıza Usta o odayı senin için yapmaya benim yüzümden razı oldu. Ölçülerini ona ben verdim; seni köprüde her perşembe izleyerek ezberlediğim ölçüleri.”
Ayşe Nur’un aklına, masanın tam dirseğinin hizasında olduğu o ilk sabah geldi. Emir mektubu elinden aldı, imzanın altına bir oyma gibi çizilmiş küçük işarete baktı. Yüzündeki renk çekildi.
“Bu işaret,” dedi, “Tokat’taki atölyemin kapısında da var. Beni yetiştiren ustanın ustası, Rıza Usta’nın yanında kalfalık yapmış. Bu işareti ondan devraldık.”
Dükkânın dışında Yeşilırmak, denize kavuşmadan önceki son kilometrelerinde ağır ağır akıyordu. Ayşe Nur, Emir’in elini tuttu ve ikisi de aynı anda, bu hikâyenin sonunun ırmağın ağzında değil, yukarıda, kaynağa doğru bir yerde beklediğini anladı.
#çarşamba#mektuplar#saatçi#yeşilırmak
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →