Fantastik Sex Hikayeleri
Yıldırım Düşmüş Şimşirden Oyulan Kaşık
Gülizar kaşığın son kavisini bitirdiğinde sobanın dumanı insan biçimine büründü. Adam şafak sökene kadar kalabileceğini söyledi; ötesini bilmiyordu.
Taraklı’nın üstündeki yamaçta, üç yüz yıllık şimşir ağacına yıldırım ekimin son salı gecesi düştü. Gülizar Taşdelen ertesi sabah yanık kokusunun peşinden yukarı tırmandığında ağacı ikiye ayrılmış, gövdesinin içi kömür gibi kararmış buldu; ama dallarından birinin kabuğu, tuhaf biçimde, hâlâ sıcaktı. Otuz yedi yaşındaydı, on beş yıldır Taraklı’nın ahşap evleri arasındaki küçük atölyesinde kaşık oyuyordu ve bir şimşirin yıldırımla ölmesinin, kaşıkçılar arasında hem uğursuz hem kutsal sayıldığını bilirdi. Dalı kesip koltuğunun altına aldı. Bir fantastik sex hikayesinin kapısını araladığını bilmiyordu; yalnızca o sıcak ahşabın eline iyi geldiğini hissetti.
Çarşıda, karşı dükkânda yazma satan Nuriye Abla, dalı görünce ellerini dizlerine vurdu. “Yıldırım şimşiri eve girmez, kızım,” dedi. “Eskiler derdi ki onun içinde ağacın canı kalır. Oyarsan uyanır.” Gülizar güldü, ama gülerken dalı daha sıkı tuttu. Taraklı’da her şeyin bir eskiler sözü vardı: suyun, rüzgârın, kapı eşiğinin, kaşığın. Kasabanın yokuşlu sokaklarında, çıkmaları birbirine değecek kadar yakın ahşap evlerin arasında yaşamak, biraz da bu sözlerin arasında yaşamak demekti. Gülizar on beş yıldır onlara inanmadan saygı duymayı öğrenmişti.
Bir hafta boyunca dalı kurumaya bıraktı. Sekizinci gece, çarşının bütün kepenkleri inmiş, kasabanın kerpiç ve ahşap evlerinin pencerelerinde birer birer ışıklar sönmüşken, sobanın yanına oturdu ve keskiyi aldı. Kaşık kendi kendine çıktı sanki ahşabın içinden: uzun, ince bir sap, hafifçe kıvrılan bir boyun, avuç kadar derin bir çanak. Gülizar son kavisi bitirip kaşığı ışığa tuttuğunda saat gece yarısını geçiyordu.
Sobanın kapağının aralığından süzülen duman, o an, yere çökmek yerine yükseldi.
Dumanın içindeki adam
Önce bir gölgeydi, sonra bir omuz, sonra bir yüz. Gülizar keskiyi bırakmadı; elinde sıkıca tuttu ve sandalyesinden kalkmadı. Dumanın içinden bir adam çıktı: Uzun boylu, saçları ağaç kabuğu rengi, gözleri genç yaprak yeşili, kırk yaşında gösteren ama bakışında çok daha eski bir şey taşıyan biri. Üstünde, kumaşı şimşir yaprağına benzeyen koyu yeşil bir gömlek vardı. Ayakları çıplaktı ve atölyenin talaşlı zemininde iz bırakmıyordu.
“Korkma,” dedi. Sesi bir dalın rüzgârda gıcırdaması gibiydi; derin, hafifçe pürüzlü. “Sana dokunmayacağım. Ne sen istemedikçe, ne de sen izin vermedikçe. Bu bizim yasamız.”
“Kimsin sen?” dedi Gülizar. Sesi kendi kulağına şaşırtıcı derecede sakin geldi.
“Ağacın,” dedi adam. “Yamaçtaki. Üç yüz yıldır oradaydım. Kökümde uyuyordum, dallarımda kuşların sesini dinliyordum. Yıldırım beni öldürdü. Ama sen benden bir dal aldın ve onu bir şeye dönüştürdün. O şeyin içinde birkaç saat daha yaşayabilirim. Şafağa kadar.”
Gülizar kaşığa baktı. Kaşık avucunda hafifçe ısınıyordu, bir kalp gibi. “Şafakta ne olacak?”
“Bilmiyorum,” dedi adam. “Hiçbir kaşıkçı bir yıldırım şimşirinden kaşık oymadı daha önce. Ya da oyanlar anlatmadı.”
Şafağa kadar olan saatler
Adının Şimşir olduğunu söyledi; başka bir adı hiç olmamıştı. Gülizar ona ıhlamur yaptı; adam bardağı avuçlarının arasında tuttu ama içmedi, yalnızca kokusunu içine çekti. Sonra konuştular. Şimşir ona yüz yıl önceki Taraklı’yı anlattı: kervanların geçişini, kasabanın dar sokaklarında yankılanan çekiç seslerini, ilk kaşıkçının, sakallı ve sabırlı bir adamın, onun gövdesinden bir dal kesmeden önce kökünün dibine bir avuç su döktüğünü. Gülizar da ona kendi hayatını anlattı: İstanbul’da bir reklam ajansında geçen yılları, bir sabah işe giderken metrobüste bir kadının elindeki tahta kaşığa takılıp kalan gözlerini, iki hafta sonra her şeyi bırakıp buraya, yıllar önce geldiği bir yaz tatilinin kasabasına, bir ustanın yanına çırak olarak gelişini.
“Peki ağaç olmak nasıl bir şey?” diye sordu Gülizar.
Şimşir uzun süre düşündü. “Beklemek gibi,” dedi. “Ama beklediğini bilmeden. Bir bahar gelir, yapraklarını açarsın; bir kış gelir, kapatırsın. Yüz yıl geçer ve sen yalnızca bir halka daha kalınlaşırsın. Acele diye bir şey yoktur. Ama yalnızlık vardır. Rüzgâr geçer, kuşlar konar, insanlar gölgende dinlenir ve hiçbiri seninle konuşmaz.” Yeşil gözlerini ona çevirdi. “Sen konuşurdun ama.”
“Seni izliyordum,” dedi Şimşir. “Yamaca her ay çıkıyordun. Kökümün yanına oturup bir şeyler oyuyordun. Bazen ağlıyordun. Bir keresinde bana bir kaşık bıraktın, kökümün dibine.”
Gülizar kızardı. “İlk düzgün kaşığımdı. Kime vereceğimi bilemedim.”
“Biliyorum. Hâlâ orada. Topraktan çıkardığım ilk şey o olacaktı, eğer insan olsaydım.”
Gülizar bir an, rüya görüp görmediğini düşündü. Elini masanın kenarına, oradaki eski bir keski çentiğine bastırdı; acıttı. Sobanın sıcaklığı gerçekti, ıhlamurun kokusu gerçekti, karşısındaki adamın yeşil gözlerinde titreyen ateş gerçekti. Belki de bir rüyanın gerçek olup olmadığı önemli değildi, diye düşündü; önemli olan, sabah uyandığında ondan geriye ne kalacağıydı. Ve bu gece, yıllardır ilk kez, geriye bir şey kalsın istiyordu.
Saat üçe yaklaşıyordu. Gülizar sobanın kapağını açıp içine bir kütük daha attı ve dönüp ona baktı. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Gülizar elini uzattı, avucunu yukarı çevirip havada bekletti.
“Sana dokunabilir miyim?” diye sordu. “Bu da yasanızın içinde mi?”
Şimşir onun avucuna baktı, sonra yüzüne. Gözlerindeki yeşil koyulaştı. “Yasamızın en güzel yeri,” dedi. “Evet.”
Teni sıcaktı, ılık ahşap gibi; parmaklarının altında hafifçe pürüzlü, sonra yumuşak. Gülizar onun avucunu kendi yanağına koydu. Şimşir’in nefesi değişti; bir ağaç nefes alabilseydi, böyle alırdı, diye düşündü Gülizar, derinden, topraktan. Adam diğer elini kaldırdı ama Gülizar’a dokunmadan önce durdu, bekledi. Gülizar başını salladı. “Evet,” dedi. “Her şeye evet. Ama acele etme. Bu kasabada kimse acele etmez.”
Şimşir onun yanağından elini çekmeden, alnını alnına dayadı. “Üç yüz yıldır kimse bana evet demedi,” dedi. “Ağaçlara kimse bir şey sormaz. Keserler, budarlar, gölgelerinde uyurlar. Sen soran ilk kişisin.” Gülizar onun yüzünü iki avucunun arasına aldı. “O zaman ben de sorayım,” dedi. “Sen istiyor musun?” Şimşir’in gözlerindeki yeşil, bir bahar sabahı gibi aydınlandı. “İstiyorum,” dedi. “Bu gece, şafağa kadar, ve şafak ne getirirse getirsin.”
Öpüştüklerinde ağzına yaprak ve yağmur tadı geldi. Şimşir’in elleri, kaşıkçı elleri kadar dikkatliydi; Gülizar’ın saçlarını, ensesini, omuzlarının kıvrımını ahşabın lifini takip eden bir keski gibi izliyordu. Gülizar onun yeşil gömleğini çıkarırken kumaşın parmaklarının arasında yaprak gibi hışırdadığını duydu. Atölyenin arkasındaki küçük odada, pencerenin önündeki saksılarda fesleğenlerin kokusu, sobanın sıcaklığı ve talaş tozu birbirine karıştı. Kaşık masanın üstünde, ateşin ışığında, kendi kendine parlıyordu. Soba sabaha doğru alçaldı; son kor, kimse dokunmadan, sessizce söndü.
Gecenin son saatinde, karanlıkta yan yana uzanmışken Gülizar onun göğsüne kulağını dayadı. Kalp atışı yoktu; onun yerine çok uzaktan, çok derinden gelen, toprağın altında akan bir su sesi gibi bir uğultu vardı. “Bu ne?” diye fısıldadı. “Özsu,” dedi Şimşir, gülümseyerek. “Üç yüz yıldır böyle akar. Sen dokununca hızlandı.” Gülizar güldü ve başını kaldırmadı. Uğultuyu dinleyerek, saatleri saymamaya çalışarak, şafağın ne kadar yakın olduğunu düşünmemek için onun parmaklarını kendi parmaklarına doladı.
Saksıdaki filiz
Gülizar uyandığında pencerenin dışı mor bir griye dönmüştü. Şimşir yanında, oturmuş, ellerine bakıyordu. Parmaklarının ucu saydamlaşmaya başlamıştı; altlarından yatak örtüsünün desenleri görünüyordu.
“Zamanı geldi,” dedi. Sesinde korku yoktu; yalnızca hüzün, ve bir tür merak.
Gülizar yataktan fırladı. Masadaki kaşığı aldı, pencerenin önündeki en büyük saksıyı boşalttı, fesleğenleri bir kenara bıraktı. Kaşığı sapından toprağa, bir fidan diker gibi derin ve dik sapladı. Avucunu toprağa bastırdı. Sonra mutfaktan bir bardak su getirdi ve kaşığın dibine döktü; tıpkı Şimşir’in anlattığı o ilk kaşıkçının yaptığı gibi, yavaşça, saygıyla.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Şimşir. Artık omuzlarına kadar saydamdı.
“Bilmiyorum,” dedi Gülizar, gözleri dolu. “Hiçbir kaşıkçı bunu daha önce denemedi. Ya da deneyenler anlatmadı.”
Şimşir güldü; bir dalın rüzgârda kırılmadan eğilmesi gibi bir gülüştü bu. Gülizar’ın yüzüne son bir kez dokundu. Sonra güneşin ilk ışığı Taraklı’nın ahşap çatılarının üstünden pencereye vurdu ve oda bir an yeşile boyandı. Gülizar gözlerini kırpıştırdığında yatak boştu.
Saksıya baktı. Kaşığın sapı toprakta dimdik duruyordu. Çanağın kenarından, oyduğu kıvrımın tam ortasından, iki küçük, parlak, yeşil yaprak çıkmıştı.
Gülizar dizlerinin üstüne çöktü ve uzun süre o iki yaprağa baktı. Sonra güldü, ağladı, yeniden güldü. Şimşir yavaş büyür, diye düşündü; yüz yılda bir ağaç, üç yüz yılda bir orman. Ama Gülizar, bu kasabada yaşayan herkes gibi, acele etmeyi zaten hiç sevmemişti.
#ağaç ruhu#fantastik#kaşık ustası#şafak#taraklı
Hikayeyi tam sürümde aç (yorumlar, gece modu, sesli dinle) →